Everest Yolculuğu

Öyle planlı programlı bir yolculuk olduğunu düşünmeyin. Başlığa bakıp oo Everest gibi zor bir hedef için kim bilir nasıl bir hazırlık lazım diye düşünmüş olabilirsiniz. Gerçekleri söylemek gerekirse oraya gidesiye kadar benimde gideceğimden haberim yoktu. Hatta bu yolculuğa pişidik terliklerimle başladığımı gizlemeyeceğim.

Everest’e gitmeye karar verdiğinizde uzun yol sizi bekler oraya çıkabilmek için önce Lukka’ya gitmeniz gerekir. Yani başlangıç burasıdır ve buraya bu gördüğünüz minicik uçaklarla gidersiniz. Burasının ne özelliği mi var. Yani fotoğrafı uçağı görün diye koymadım. Burası dünyanın resmi olarak en tehlikeli havalimanıdır. Neden mi? Pistin uzunluğu 500 metredir. Ve bir dağın, kenarında uçurumun ucundadır. Uçağın havalanıp havalanmadığını uçurumdan aşağıya düşerken anlıyorsunuz. Tıpkı lunaparklarda ki en tehlikeli oyuncaklar gibi. Ayrıca bu pist düz bir pist değil, eğilimli. Uçak piste inmeden önce gördüğünüz son manzara, dağa doğru dümdüz gittiğinizdir. Allah’ım son dua mı etmeliyim hissi bütün bedeninizi kaplar. Ayrıca ani sis bastırmalarından dolayı sürekli uçaklar dağa çarpıyor. Sonuç ölüm tabi ki. İşte tüm bu nedenlerden dolayı dünyanın resmi olarak en tehlikeli havalimanıdır. Fotoğraflarda olabildiğince eğimi ve kısalığı göstermeye çalıştım.

Uçakta bu ikramları veriyorlar. Her Türk gibi ben de pamukları ilk gördüğümde aynı şeyi düşündüm. Bu pamuklar niye ya, en tehlikeli havalimanına gidiyoruz diye mi? Sorularını sormadan edemedim. E bizde ölümle pamuk çok yakın arkadaştır. Neyse sonrasında dolmuş gibi olan uçakta kulaklarımızın zarar görmemesi için dağıtıldığı açıklandı.

Yukarılara tırmanmaya başladığınızda bu uzun köprülerden geçiyorsunuz. Yoksa yol çok daha zor olabilir. Dağları ve patikaları bir birine bağlayan bu köprülerin kaçından geçtiğimi hatırlamıyorum. Başta her bir köprüyü heyecanla karşılıyor, köprünün uzunluğuna hayret ediyor ve aşağıyı seyretmekten haz alıyordum. Ama sonraları artık o kadar alıştık ki, saymayı bile unuttuk.

Yukarıdaki köylere çıktıkça zorlanmalar başlıyordu. Her seferinde yok artık burada da insan yaşar mı dediğimde karşımda koskaca bir köy buluyorum. Yüksekler ve irtifa zorlanmanıza sebep oluyor ve yahu kolay iş değil, diye kendinize hava atarken minicik bir çocuğun size sırıttığını görüyorsunuz. O kadar doğal ortamında ki siz karşısında yaşlı teyze gibi nefes nefese kalıyorsunuz. Bu Himalaya’lardan bir çocuk. Gördünüz gibi topaç gibi, yanaklar kıpkırmızı, bana mısın demiyor.

Bir kere yollarda hep sizi bayraklar karşılıyor. Buda bayrakları. Dua bayrakları yolunuzu aydınlatmak için. Biz de ki muskalar gibi diyebiliriz. Çikolatayı çok sevmeyen ben nedense elimde bir çikolata, bir su ancak yola devam edebiliyorum.

Ne kadar sıcak ve güzel bir fotoğraf gibi görünüyor olabilir. Hatta o cocuğun beni sevdiğini bile düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşndüm elini yanağıma yaklaştırırken sıcacık gülümsememi takındım. Fakat o ağır elini kaldırdığı gibi yüzümün tam ortasına tokatı yapıştırdı. Esasında ben ne olduğunu anlamadan 1 sn önce çekilmiş bir kare. Ben de bir gülümseme onda ise muzurca bir ifade var. Dağlar onların. Yapabilecek bir şey yok.

Bunlar YAK! Ben onlara kısaca cehennem zebanileri diyorum. Çünkü görünüşleri gerçekten çok ürkütücü düşünün ki bir boğanın etrafta başı boş dalaştığını. Bazen koşarak üstünüze geldiğini görüyorsunuz ve niyetinin ne olduğu bilmediğiniz için nereye koşabilrseniz koşuyorsunuz. Zaten oksijen azalıyor, zaten ,irtifanın yarattığı psikoloij sorunlarla uğraşıyorsunuz bu da yetmez miş gibi bir anda maraton koşusuna çıkarken kendinizi bulabiliyorsunuz. Söylemeden geçmek istemiyorum, o gördüğünüz dar köprüler varya. Hani uzun olan. İşte bir yorgunluklar o köprünün tam ortasına geldiğiniz bir anda karşıdan YAKlarin de sizin gibi o köprüye girdiğini görüyorsunuz. Tabi ki dur kenarından geçeyim eğer geçersem en kötü ihtimal ezilirim gibi bir düşüncede değilseniz, saygı duyup yolun yarsından tekrar köprünün başına yürüyorsunuz. Ben hep saygı duymayı tercih ettim.
Gözlem gözlem çok önemli. Bir noktadan sonra ağzımla garip sesler çıkartarak köylüleri taklit ediyor ve YAKleri yolun kenarına yönlendirebiliyordum. Yanımdan geçen başka turistler için bir kahramandım.

Köprüler ve dua bayrakları, yine de gülümsemeye devam

Yollar o kadar mistik görünüyor ki, kendinizi bir film sahnesinde gibi hissediyorsunuz. Bir anda kendinizi bulutların üzerinde buluyorsunuz. Bazen etrafı garip bir sis kaplıyor, sanki her şey özel efektlerle yapılıyor. Sonuçta böyle görüntüler çıkıyor.

Her zaman farklı lezzetleri denemeyi sevmişimdir ama 4620 metrede çok alternatifiniz yok. Ne bulursanız o yiyorsunuz. Ya da gerçekleri duymak istiyorsanız şöyle söyleyeyim, yemek zorundasınız. Peynir kokusu sanırım hayatımda unutamayacağım en kötü ter kokuları arasında.

Kuru kafalı bir kulübe sizi 4620 metrede karşılaşıyor.

Günler boyunca bu yürüyüşler, çıkışlar, bayraklar, taşlar devam ediyor. Bir noktadan sonra 3000 metreler gibi, artık oksijenin düştüğünü görerek anlıyorsunuz. Oksijenin azalması ile birlikte ağaçlar oto, otlar çime, çimler kayalara dönüşüyor. Bitki olmadığı için kuşları, böcekleri de göremiyorsunuz. Bir anda marsın yüzeyinde bulabilirsiniz kendinizi.

Ve işte Everest, 5500 metre!
Anlatabilecek çok fazla bir his yok. Orada durmuş everesti seyrediyorsunuz. Oksijen son noktada, canım biraz yanıyor, başım dönüyor. Dünyadan uzakta uzayda gibiyim. Ot yok, kuş yok, ses yok. Yok, yok! Boşluk ve siz. Yolda bir çok şeyi sorgulamış, tabularınızı kırmış, gördüklerinizle dünyanızı yeniden şekilendirmişsiniz ve orada durmuş seyrediyorsunuz.

Final resmi çekilir ve artık aşağılar inmek için can atılır.

E tabi gelmişken isimimizi yazmadan olmaz.