Nepal Yolculuğu ve Ölü Yakma Törenleri

Bir kere Nepal denildiğinde farklı kokuları ve gürültüyü kabul etmeniz gerekiyor. Tütsü kokusu bizim evlerde yaktığımız gibi tek ve hafif yoğunlukta değil. Sokak aralarından burham burham farklı tütsü kokularını algılayabilirsiniz. Bir paket tütsüyü aynı anda yaktıklarını görmek sıradan.

Güzel bir koku ama bazen kendimi kıraathanede gibi hissedebiliyordum.

Yollarda gördüğümün bulaşık gibi kirleri başta kusmuk sanmıştım. Birilerinin gece çok içtiğini sonrada oraya buraya kustuğunu düşünmüştüm, ne zaman ki insanları bu pisliğin üzerlerinde ibadet ederken gördüm işte o zaman onların mum pislikleri, tütsü kalıntıları, çiçek artıkları, pirinç parçaları ve kırmızı sular olduğunu anladım.

Kaç yaşında olursanız olun anlınızın ortasında bu kırmızı lekeler olacak. Bir çocuksanız bütün alnınızı boyayabilirsiniz. Fakat yaşınız büyüdükçe bunu ibadet için yapmaya başlayacaksınız. Tabi eğer Nepal’de yaşamaya karar verirseniz.

Tapınakta çan sesleri maymun seslerinin çığlıklarını bölmekte.

Bazen olmadık gürültünün içerisinde sessizlik gibi…

Bizde kuşçuların yanında bulgur, buğday satan kadınları bilirsiniz. Nepal’de daha çok mum ve tütsü satan kadınları görürsünüz. Bir taburede, dileklerinizi dilemek için yakacağınız mumları satarlar.

Budanın gözleri…

Nepal’de bunu fazlaca görürsünüz. Buda’nın hala onları izlediğine inanılır. Burası Stupa Tapınağı’dır ve buraya hacı olmak için gelirler.
Biz de Nepal’e gitmişken burayı görmeden geçmek istemedik.

Maymunlar tapınağı Swayambhunath.

Adalara daha önce gitmişsinizdir. Hani sokak aralarında dolaşırken bir anda karşınıza bir koloni halinde kediler çıkar. Küçüklü büyüklü bir sürü kedi etrafta dolaşır ve bazısı peşinizden gelir. Gayet doğal karşıladığınız bu görüntünün maymunlu halini düşünmeniz burayı anlamanıza yardımcı olacaktır.

Maymunlar tapınağında bütün maymunlar serbesttir ve etrafta özgürce dolaşırlar. Hatta kimse onlara kışt bile demediği gibi kutsallıklarına inanırlar. Tıpkı biz de örümceği öldürmeden önce iki kere düşünüldüğü gibi. Uğur böceğinin bir böcekten sayılmadığı gibi. Maymunların ayrı bir yeri var ve eğer arkanızdan bir maymun koşuyorsa ona kışt demek yerine arkanızı dönüp koşmanız sizin için çok daha iyi olacaktır.

Tapınaklar, meditasyon mekanları, gurular, budistler her şeyi bir nokta kenara bıraktığınızda bu pisliğe hiçbir şekilde anlam veremiyorsunuz. Süt adamı okuyorsunuz ve vay adam nasıl hayatta kalıyor diye düşünüyorsunuz. Nasıl bir insan tek tip besinle beslenir ve hayatta kalır diye aklınızdan geçirirken bunun meditasyonun gücü olduğunu düşünüyorsunuz.

Fakat sokağa çıktığınızda, işte o zaman gördüğünüz manzara size merak ettiğiniz soruların cevaplarını veriyor. Zaten dışarıda öyle bir hayat var ki, sağlıklı kalmanın kendisi bir başarı. Bağışıklık sistemi o kadar güçlü ki, bu pisliğin içerisinde oyun oynayan minicik çocuklara şahit oluyorsunuz. Biz de olsa bırakın o sokaktan geçmeyi sokağa bile çıkmayız.

İşte bu nokta da hayatta kalabilmeye çalışmak zaten bedeninin limitlerinde yaşamayı sunuyor insana…

Her baktığınız yerde zamanın ayrı bir anını deneyimliyorsunuz. Gördüğünüz yerleri tapınak sanırken bir anda temizlik yapan kadını gördüğünüzde anlıyorsunuz ki orası basit, sade bir ev. Bazen iplerde ki çamaşırlar sizi evinizde hissettiriyor.

Hayat her yerde aynı. Mekan ve zaman değişse bile.

Biraz daha başımızı belaya sokalım, gördüklerimiz yetmedi daha fazlasını görelim istiyoruz diyorsanız o zaman ölü yakma törenlerinde soluğu almanız gerekiyor. Zaten zor bir Everest yolculuğundan sonra niye ölü yakma törenlerine gidip bedenimde ki stres hormonunu yükselttiğimi sorarsanız bu sorunun cevabını açıklamak biraz uzun sürer. Ölülerin yanışını izlemeden önce sadularla biraz oturup sohbet etmek istedim. Sadular kim mi? Kısaca hiç bir şey yapmadan, hiç birşeye sahip olmadan, hiçbir arzuları olmadan ölümü bekleyen insanlar. 30 yaşında bile bir sadu görebilirsiniz.

Bir sadu ile birlikte küçücük bir odada oturuyoruz. Gerçekten küçük bir oda ve biz bu odanın içerisinde 7-8 kişiyiz. Öyle oturuyoruz ve sohbet ediyoruz. Sonrasında bana bir çubuk uzattılar. Misafirlerine böyle ikramlarda bulunuyorlar. Arada da odanın içerisinde çorba pişiyor. Parayı nereden buluyorlar diyorsanız tapınağa gelen insanların bağışları ile yaşıyorlar. Çünkü Nepal’de sadulara saygı duyuyorlar. Her şeyden elini eteğini çekmenin ulviliği paha biçilemez. Düşünüyorum. Bundan güzeli olmazdı herhalde, sanki çok büyük bir şeyden vazgeçmişler gibi fakat dışarıda yaşayanların durumu da onlardan çok farklı değil. En azından çalışmadan hep geçiniyorlar hem de saygınlar. Sanırım Nepal’de yaşıyor olsaydım sadu olmayı seçerdim. Mantıklı. Neyse çubuğu uzattıklarında ne olduğunu merak ediyorum. Meditasyon halinde içmemiz gereken bu çubuğun içinde ne var?

Ne mi var, tabi ki ot çıkıyor! Mariana ikram ediyorlar. Yalnız koca bir çuvalın içerisinden çıkartıyorlar. Bir anda gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Yahu biz tapınağa gelmemişmiydik. Bu nasıl böyle yasal, gizli gizli de yapmıyorlar. Zaten o kadar büyük cuvalı nereye saklasınlar. Oh saduluk bu mu diyorum. Bütün gün ot içip meditasyon yapıp, saygınlık görüyorsun ve ölümü bekliyorsun.

Yahu ben de ölümü bekliyorum ama çalışıyorum. Nepal’de parasını kazanan bir insanın nasıl bir meditatif ruh halinde çalıştığını görmenizi isterim. Meditasyon illa bir odanın içerisinde yapılan bir ruh hali değildir. Öyle bir durumun içerisinde hala çalışıp pozitif kalıyorsanız zaten meditatif bir halinde yaşıyorsunuz demektir.

Yüzümün bu berbat haline bakmayın. Sizde yanan bir kadının önünde durmuş tüm dumanını içinize çekiyor olsaydınız ayın yüz ifadesini takınırdınız. Ayrıca tüm bunları bir kenara koyun, yanan kadının içerisinden çıkan sıvıların çıkardığı ses zaten bu yüz ifadesi için yeterli. İnanın orada duyduğum duygular bambaşka bir dünyaya aittir.
İstanbul’dayken yanımdan bir ambulans bile geçtiğinde içim bir hoş olur, cenaze arabası ile yan yana gelip ışıklarda beklemek zorunda olduğumda bedenimi farklı bir duygu kaplar. Sonra bir cağa atlayıp bam başka bir ülkeye geliyorsunuz ve yanan insanları gözünüzün önünde çıkardıkları seslerle birlikte seyrediyorsunuz. Öyle kapalı da değil heran, bir cesedin kolu bedeninizin bir yerine temas edebilir. Ve aynı anda 5 ceset bir anda yanabilir. Saçlarınıza kadar işleyen bu koku bir hafta bile geçse ve her gün defalarca yıkansanız bile üzerinizden çıkmıyor. Ayrıca uzun bir süre et yiyemediğimi itiraf etmeliyim çünkü et kokusu ile yanan insan kokusunun bir farkı olmadığını söylemek istiyorum.
Bilinçaltının o anda çöktüğünü hissedebiliyorum çünkü o tapınağın içerisinde duyduğum koku çocukken pikniğe gittiğimde duyduğum koku ile aynıydı. Sanki bir piknik alanının kalabalıklığı, gürültüsü ve pişen etlerin kokusu. İşte orada durmuş çocuk kimliğiniz ve aydınlanma uğruna arayışta olan kimliğinizle birlikte bu manzarayı izliyorsunuz.

Gördüğünüz gibi kadın tüm çıplaklığı ile önünüzde yanıyor. Saçını yüzünü her şeyi görüyorsunuz. Zaten yakmadan önce ağzına ve başka bölgelerine pamuklar tıkıyorlar ve sonrasında bu pamukları aleve veriyorlar. Böylelikle çok daha hızlı yanma olayı gerçekleşsin. Ayrıca benzin dökmüyorlar eğer olabildiğince kendi hızında ve doğalında yanarsa bu çok daha kabul. Yaklaşık 3 saat içerisinde yanma gerçekleşiyor ve 3 saat boyunca sakin bir şekilde ölünüzün yanmasını bekliyorsunuz. İlginç olan şu ki kimsenin göz yaşı döktüğünü görmedim.
Biz de bir cenaze törenini düşünün, toprağa giren birinin ardından döktüğümüz yaşları bir aklınıza getirin. Ölüyü gömmemiz en fazla yarım saati alıyor ve bu sırada çektiğimiz acı anlatılamaz derecede. Fakat orada tüm ailesi yanmayı izliyor, sesleri duyuyor, ölüyü görüyor ve kimse göz yaşı dökmüyor.
Nasıl mı, çünkü tekrar dünyaya geleceklerini ve sevginin hiç kopmayacağına inanıyorlar. Bir an durup orada yatanın benim ailemden biri olduğunu düşünüyorum ve burnumun sızlamasına engel olamıyorum. Dünyanın bir başka ucunda nasılda bilinçaltlarımızda olan bitenle yaşadığımızı görüyorum. İşte orada en zor ölüm olgusunda bile öğrenmişliklerin pencesinde yaşadığımız görünüyor.
Kime göre doğru, kime göre gerçek? Gerçek nedir sorusu bir ölü gibi yanıp gidiyor.

Sadular hiç Bir şey yapmadığı için bazısının saçları, bizim köylü güzelleri gibi. Uzamışta uzamış. Yüzleri boyalı ve çıplaklar. Bu görüntünün mistikliğine aldanmayın çünkü sadularında dolandırıcıları var. biz de ki gibi Sultanahmet dilencileri misali. fotoğraf çekmenize Sadece para karşılığında izin veriyorlar. Bir nevi turizm elçileri. Fakat diğerleri tarafından hiç hoş karşılanmıyor bu durum.

Beklemek, ne pahasına olursa olsun beklemek…

Sevdiğim bir kare. Bir budist rahibim dua ederken ki fotoğrafı. Önünde onu seyreden sadu. Tabi arkada ki karede tüm bunları seyreden ben.

Ölünün yanacağı yere getirilme anı.

Nepal’de bulduğum bir meydanın ortasında oturmuş yaşadıklarımı düşünüyorum. Hatta sindirmeye çalışıyorum. Belki de öğretilenlerle birlikte tüm yaşadıklarımı unutup, yargısız tarafsız, hiçlik noktasında kaybolmaya ihtiyacım var.

Burada ki ölü tablolarına çok alıştık. Herkesin elinde ölüsü yıkayanlar ve yakanlar. Fakat esas enteresan olan ölümle yaşamın bu kadar iç içe olması. Çünkü baktığınızda adamın ayaklarının çıplak bir şekilde suda olduğunu görebilirsiniz. Herkes bu suyun içerisinde. İnanmayacaksınız ama burada yıkananlar bile var. sonuçta yanan ölülerin tüm suyu ve külü bu nehre atılıyor. Sonuçta veba, mikrop, virüs her şey olabilir ve bu durum orada yaşayan için sorun değil. Hatta yıkanmanın ömürlerine ömür katacağı düşünülüyor. Ben de aynı şeyi düşünüyorum, orada yıkanıpda herhangi bir virüs kapmayan biri kesinlikle daha uzun yaşayacaktır. Yahu bir kere bağışıklık sistemi bizimkinin 10 katı. Siz kendinizi o suda yıkanırken hayal edebiliyor musunuz. Sırf o havayı soluduğum için bile acaba mikrop kapmış olma olasılığım nedir diye sorguladım.