Ve sonrasında Everest yolculuğumuz başladı, tapınak ziyaretlerini bir kenara bırakarak yollara düştük. Aslında günlerce yürüdüğümüz bu dağ yolculuğumuzda önümüze bir sürü tapınak çıkmıştı.

EVEREST YOLCULUĞU

Bu yüzden tahmin edemeyeceğiniz yüksekliklerde inanılmaz ve mistik tapınaklar bizi bekliyordu. Aslına bakarsanız tapınağı mistik yapan, düşüncelerimizdi. Çünkü “Burada da kimse yaşamıyordur.” dediğimiz noktaya konumlanmış, merkezden uzak bu manastırlar bizi hayrete düşürüyordu. Everest yolculuğumuzu tamamlayıp Kathmandu’ya geri döndükten sonra biraz rahatlamak ve dinlenmek için bir süre daha ülkede kaldık. Dağa gitmeden önce kafamızda belirlediğimiz şeyleri almak için bir süre daha Kathmandu’da kaldık ve sonrasında “Hadi gidelim, burada yaşayacaklarımız bu kadar!” dedikten sonra Malezya’ya uçak bileti aldık.  İstediğimiz yere gidip istediğimiz kadar kalabilmek için tek gidişlik uçak biletleri alıyorduk.

Şimdi dönüp baktığımda gerçek seyahatin bu olduğunu görüyorum. O ülkeden alacaklarınız bittiğinde akşam karar verip sabah başka bir ülke için bilet alabilmek…

Yapabilirseniz ömrünüzde bir kere de olsa tek gidişlik biletlerle seyahat edin ve bir sonraki yolculuğunuza orada karar verin.

 

EVEREST YOLCULUĞUM

Nepal seyahatim çılgınca, hatta çılgınca kelimesinin yetersiz geldiği delice bir yolculuktu. Şimdi düşünüyorum da aslında nefes kesiciydi. Böyle hissetmeme sebep olan, Evereste çıkarken hissettiklerimizdi. Başıma geleceklerden habersiz, plansız ve hazırlıksız bir durumda almıştım bu tırmanma kararını. Everest yolculuğunun dünyanın en tehlikeli havalimanından başladığını bile bilmiyordum. Hatta öncesinde, profesyonel olarak tırmandığım tek bir dağ bile yoktu. Evet doğru duydunuz, yazının devamında her şeyi size ayrıntıları ile anlatacağım. Ama öncesinde size, ayağımda parmak arası terliklerle Nepal’de dolaşırken aniden bu kararı nasıl aldığımdan bahsedeyim.

Zamanda bir yolculuğa çıkmış gibi Nepal, Katmandu (Kathmandu) sokaklarında, büyülenmiş bir şekilde dolaşıyordum. O zamanlar sadece wifi olan bir kafeye oturduğum zaman telefonumu internete bağlayabiliyordum. Bu durumdan o zamanlar şikâyetçi olsam da şimdi baktığımda bunun harika bir deneyim olduğunu görebiliyorum. Her şeyi kendim keşfetmem gerekiyordu. Bu yüzden karşıma çıkan her şey benim için yeni ve tarifsizdi. Kendi kendime her seferinde “Benim burada ne işim var?” diye soruyor, zamanın durduğu bu şehre gelebildiğim için kendimle gurur duyuyordum. Çoğu duyguyu ilk defa yaşıyor olmanın kafa karışıklığı vardı.

Arkadaşlarımın çoğu msj atıyor, “Bizimle de paylaş, yolculuğunu anlat.” diyorlardı. Bazıları “Bir gün ben de Nepal, Katmanduya (Kathmandu) gideceğim. Everest’e çıkacağım, işte o gün en büyük hayalimi gerçekleştireceğim.” diyordu heyecanla. Sonrasında fark ettim ki çoğu kişinin hayaliydi Himalayalara gelmek, buradaki şehirleri gezmek.

Tütsü kokan sokaklarda turistler için hazırlanmış birçok dağ reklamı vardı. Tabii ki en gözdesi her zaman olduğu gibi Everest’ti. Acenteler, dağ parkurlarının olduğu çeşit çeşit ilanı elimize tutuşturuyorlardı. O an “Everest parkuru insanların hayatları boyunca hayalini kurup gidemedikleri yerlerden biri değil miydi?” diye düşündüm. Bu düşünceler aklımdan geçerken kendimi hayal bile etmemiştim.

Yaşadığım toplumda insanların çoğu hayallerini emekliliğe bırakır ve sonrasında hiçbirini yapamadan, aldıkları küçük bir yazlık evin bahçesinde toprak işleri ile uğraşırken bulurlardı kendilerini. İşte bu hayatı kaçırma fikri beni hep korkutuyordu.

Doğum günüm yaklaşıyordu ve birden kendime bir hayal hediye etmeye karar verdim. İşte o gün kendime bir söz verdim, her yıl hayatı dolu dolu yaşamak için kendime hayallerimden birini hediye edecektim.

Kathmandu Thamel sokaklarında dolaşırken turistlerin Everest Dağı hakkında konuştuklarını sıklıkla duymuştum. Hatta bir gün bir kafede bir turist bir dahaki sefere Everest parkurunu deneyeceğinden, şimdi vakti olmadığından, aldığı dönüş biletini değiştirebilse muhakkak bunu denemek istediğinden bahsetmişti. İçimden “Keşke bizim gibi tek gidişlik bilet alsa! İşte o zaman böyle çılgınlıklar için vakti olur.” diye geçirmiştim.

Daha önce dağa çıkmakla ilgili hiçbir bir istek hissetmemiştim. Hissettiğim ilk an buydu! Yanımda kuzenim Ali’ye “Çıkalım mı Everest’e?” diye sorduğumda sadece gülümseyen ve sakin bir ses tonuyla “Delirdin mi sen?” dedikten sonra ciddi kişiliğinin sınırlarını zorlayan hatrı sayılır bir kahkaha attığını hatırlıyorum. “Çıldırmış olmalısın, ben hayatım boyunca spor yapmadım, günlük yürüdüğüm zaman dilimi 30 dk. geçmemiştir. Nasıl gideceğiz? Bu imkânsız! ” dedi. Peki “Sen bir gün böyle bir şey yapmak istemez miydin? ” diye sordum. “Evet, tabii ki bir gün zamanı geldiğinde tekrar buraya dönüp bunu yapmak isterim.” dedi. Korktuğum cevap gelmişti. O an hiçbir zaman gelmeyecekti. Ali’ye döndüm ve “Tamam o hâlde! Doğru zaman hiçbir zaman gelmeyecek biliyorsun değil mi! Ben de hayatım boyunca bir dağa çıkmadım. Neden bu Everest parkuru olmasın?” diye sordum. Kocaman bir kahkaha attıktan sonra ekledim: “Hadi, gidiyoruz!”

Sonrasında kendimi ve Ali’yi nasıl ikna ettim bilmiyorum ama bu fikir üzerinde konuşmak ve bizim için doğru acentenin hangisi olduğunu araştırmak için Thamel bölgesinde gitmekten zevk aldığımız O2K kafeye gidip soğuk bir şeyler içtik. Gerçi Ali ve ben hâlâ böyle bir yolculuğa çıkacağımıza inanmıyorduk ama ben düşüncelere dalmış “Neden olmasın?” diyordum. Kafenin çalışanlarından güvenilir bir isim aldık. Gerçi önerdikleri isim çalışanların tanıdığı olduğu için ne kadar güvenilirdi, bilmiyorum ama aldığımız isimle hızlıca kafeden çıkıp acenteyle konuşmaya gittik. Acenteye gittiğimizde bize birkaç öneride bulundular ama garip bir şekilde Everest, Base Camp, Kala Patthar Dağı bizi diğer seçeneklerden çok daha fazla büyülemeye başlamıştı.

Nepal’den sonra Malezya’ya gitmeyi düşünüyorduk ve paramızı bu Everest yolculuğuna harcarsak seyahatimizin geri kalanında cebimizde kullanmak için çok az bir miktar kalacağının da farkındaydık. Ve daha dönüş biletimizi bile almamıştık. Yine de o an her şeye değeceğini hissederek cebimizde kalan parayla Nepal’den sonra Malezya’da bizi bekleyecek olan başka bir maceradan habersiz bu kararı aldık.

Evet, kesinlikle bu unutulmaz bir doğum günü hediyesi olacaktı! Dağlara çıkıyorduk, hem de bir gün sonra. Hızlıca bir telefon bulup evi aradım. “Anne ben Everest Dağı’na gitmeye karar verdim, seni sık sık arayamayacağım. Haberin olsun, iner inmez sana telefon edeceğim.” dedim. Sanki anneme “Bakkala ekmek almaya gidiyorum.” demiştim. “Tamam, döndüğünde ara beni ve dikkatli ol, sapasağlam git ve dön.” dedi. Sanki sağlam dönemezsem başıma çok iş açılacakmış duygusu, beni dağlardan daha çok ürpertmişti. Annemle konuştuktan sonra Facebook’u açıp bu fikri tüm arkadaşlarımla paylaştım ve sonrasında eksik, yetersiz eşyalarımızla yollara düştük.

 

Everest Yolculuğu İçin Çantamızı Nasıl Hazırladık? Çantamızda Neler Vardı?

Böyle bir başlıktan sonra profesyonel bir dağcı gibi çantanın içine neler konması gerektiğini anlatan bir yazı paylaşmak isterdim ama çantamızın tatile giden bir turistin çantasından hiçbir farkı yoktu. Aslında dağlar ve yollar ciddi bir hazırlık gerektirirken biz çok hazırlıksızdık.

Çantamızda Neler Vardı?

Rehberimizden aldığımız tüyolar doğrultusunda, ertesi sabah erkenden kalkıp dağlara çıkacaklar için her türlü araç gerecin satıldığı Thamel bölgesinde dolaşmaya başladık. Ola ki siz de bizim gibi aniden böyle kararlar verirseniz çantanızı gözünüzde çok da büyütmeyin. Nepal Kathmandu’dan harika ürünler alıp yola çıkabilirsiniz.

Aslında fiyatlarını çok bilmediğim ama o dönem için aşırı pahalı olduğunu hatırladığım bazı markaların burada çok ucuza satıldığını görmek beni şaşırtmıştı. Başta bunların sahte olabileceğini düşündüm ama sonrasında öğrendim ki bu dağcı malzemelerinin satıldığı mont ve ayakkabı firmalarının çoğunun fabrikaları Nepal’deymiş. Bu yüzden çok daha ucuza bu dağcı malzemelerini Katmandu’dan alabiliyorsunuz. Hatta kendi ülkenizde normalde o pahalı monta harcayacağınız parayla Nepal’e uçak bileti alabilir, buraya gelip gezebilir, üstüne de buradan aynı montu yok pahasına satın alabilirsiniz. İşte bu yüzden bütçemizi çok da sarsmadan harika ürünler satın alabildik. Ama uyku tulumu, şapka, eldiven ve birkaç malzeme daha almamız gerekiyordu ve biz ertesi sabah yola çıkacaktık. Zamanımız azalıyordu, dağa çıkarken köylerden birinde Tibet üzerinden getirilen harika ürünler bulabileceğimizi öğrenince parmak arası terliklerimle, evet biliyorum inanılır gibi değil, yolculuğumuza başladık.

Belki de bana “Neden bu kadar hazırlıksız ve rahattın?” diye soracaksınız. Çoğu insan hayatı boyunca hayallerini gerçekleştirmek için bazen zihinsel, bazen bedensel ve bazen ruhsal hazırlık yapar ama o büyük günün gelmesini beklerken hayatın kaçtığını fark etmez, öyle değil mi? Hayat çok hızlı bir şekilde akıyor ve biz çoğu zaman ‘an’ı kaçırıyoruz. Ve hiçbir zaman hazır olamıyoruz.

Bazen de bazı şeyleri gözümüzde o kadar çok büyütüyoruz ki hayalini kurduğumuz hiçbir şeye başlamaya cesaret bulamıyoruz. İşte bu yüzden sadece deneyimlemek istedim, çok fazla ayrıntıya takılmadan…

Aslında şimdi baktığımda bu yolculuğun zorluklarını bilmiyor olmak oraya gidebilmemi sağlayan şeydi. Bir turist gibi değil, daha çok Nepalliler gibi hareket ediyorduk. Her şey bizim lehimizeydi, keyifli ve rahattık. Şimdi diyebilirim ki iyi ki akışa, hayatın bana sunduğu sürprizleri yaşamaya izin verdim.

 

Dünyanın En Tehlikeli Havalimanı: Lukla

Ertesi sabah ekiple buluşup havalimanının yolunu tuttuk. İster Everest zirve yapın isterseniz de benim gibi Everest kamplarına ya da Kala Patthar’a çıkın, Lukla Havalimanı’na gitmeniz gerekiyor. Tabii buraya kadar sorun yok ama siz bu havalimanının dünyanın en tehlikeli havalimanı olduğunu uçaktan inmek üzereyken fark ederseniz bu durum sıra dışı bir deneyim yaşamanıza sebep olacaktır. Evet doğru anladınız, bizim başımıza gelen de tam olarak buydu.

Katmandu Havalimanı’ndayken rehberimiz dolmuşa benzer bir uçak gösterdiğinde şaka yaptığını düşündüm. Uçağın kapısına geldiğimizde girişte bize pamuk ve şeker uzattılar. İşte o zaman verdiğim bu kararı sorgulamaya başladım. Ama artık çok geçti! “Pamuğu ne yapacağız?” diye sorduğumda “Kulağınızı tıkayacaksınız.” dediler.

Uçak havalandığında çıkan motor gürültüsüyle pamukları neden dağıttıklarını daha iyi anladım. Gürültü fazla olsa da o muhteşem Himalayaların manzarasında büyüleniyorduk. Yaklaşık 35 dk.lık bir uçuş yaptık. Çok fazla uçuş iptali ve ertelemesi olduğu düşünülürse bizim ilk uçuşla gelmemiz büyük bir şanstı. İnişe beş dakika kala karşımızda bir pist olmadığını ve bir dağa doğru çarpmak üzere ilerlediğimizi fark ettiğimizde göz bebeklerimiz büyüdü. Ali’yle birbirimize baktık. “Tanrım biz nereye ineceğiz?” diye sordum. Ortada bir pist filan yok! Dağın kenarındaki uçurumda 500 metrelik bir düzlük vardı ve biz oraya inecektik. Çıldırmış olmalılardı, inemezsek ne olacaktı? O yokuşa inmek delilikti, şaka yaptıklarını düşündüğüm o sırada buranın dünyanın en tehlikeli havalimanı olduğunu öğrendim.

Gerçekten de Lukla Havalimanı arada uçakların dağa çarptığı bir yerdi. Bizim inişimiz sırasında pistin önü açıktı ama hemen ileride dağı kaplayan bir sis tabakası piste doğru geliyordu. İnmek üzereyken aniden pistin üstünü bir sis tabakasının kapladığını düşünmek bile istemiyoruz. 2.845m yükseklikte bir dağın kenarında, eğimli, uzunluğu ortalama 500 metre ve uçurumun kenarına yapılmış bir piste iniş yapacaksınız ve aniden Himalayaların belirsiz hava durumu pistin üzerini kar, sis, rüzgâr gibi olumsuz hava koşullarıyla kapatıyor. Böyle bir sahneyi bir filmde görseniz çok abartılı bulursunuz ama başınıza gelip yaşadığınızda olduğundan daha gerçekçi hissediyorsunuz her şeyi.

Çektiğim fotoğraflardan da pisti görebilirsiniz. Lukla Havalimanı 2.845m (9,333ft) rakımda yer almaktadır. Diğer adı Tenzing-Hillary Havalimanı. Yoğun rüzgâr ve sis zamanlarında pist kapalı oluyor ve sadece çok deneyimli pilotların uçmasına izin veriyorlar. Hava yoğunluğu deniz seviyesinden önemli ölçüde düşüktür ve bu durum uçak motorları tarafından üretilen güç miktarı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Yüksek rakımlarda pist ne kadar uzunsa o kadar iyidir. Ama bahsettiğimiz Lukla Havalimanı ise sadece 527m (1,729 fit) uzunluğa ve %11,7 eğime sahiptir. Bu yüzden sadece helikopterler ve küçük pervaneli uçakların inmesine izin veriliyor. Çoğu uçuş, sabahın erken saatlerinde yapılıyor. Himalayaların belirsiz hava durumundan dolayı Lukla’da yapılan iptaller yaygındır. Söylememe gerek yok, iptal yapılmamış ve havadayken bu kötü şartlara maruz kalmış ve kaza yapmış birçok uçak var. Nepal’deki Lukla Havalimanı Avrupa komisyonu tarafından kara listede.

Tekerleğin hafif sarsıcı etkisiyle piste sağ salim indik. Uçaktan çıktıktan sonra bir süre o minik havalimanından ayrılamadım. Orada durup uçurum kenarına uçuş yapan uçakları seyrettim. Sonrasında aklımızda bu görüntülerle yola devam ettik. Yolculuğumuz yeni başlıyordu ama ben dünyanın en tehlikeli havalimanı Luklada yaşadıklarımla zaten başlı başına bir doyum ve macera yaşamıştım. En basiti, buradan geri dönerken uçağın o uçurumdan kendini bırakacak olması bile heyecan veriyordu. Bu yolculuğun gerisini hayal bile edemiyordum.

Yolculuk Parkuru: Lukla (2,860m) – Phakding (2,640m)– Namche Bazaar (3,438m) – Dingboche (4,260m) – Duglha (4,600m) – Lobuche (4,940m) – Gorak Shep (5,160m)

Everest Base Camp (5,364m) Kala Patthar (5.643) 

İlk durağımız Sherpa köyü olan Phankding (Yükseklik 2.860m). Ortalama 3-4 saatlik bir yürüyüşün bizi beklediğini söylüyorlar ama bence çok daha hızlı varıyoruz. Yokuş aşağı olan patika başta sizi mutlu edebilir ama sonrasında bu patikayı fazlasıyla geri çıkacağınızı düşünürseniz yokuş aşağı her iniş sonradan içinizi acıtıyor. Yol boyunca harika dağlar, akan şelaleler, UNESCO dünya mirası listesindeki Dudh Kosi Nehri, mis gibi oksijen size eşlik ediyor. Haydi’nin tatile çıkmış hâli gibi şen ve keyifli yürüyorum başıma geleceklerden habersiz. Tabii ki terliklerim ve basit spor ayakkabılarımla…

Öğlene doğru Phakding’e (2-640) varınca şaşırıyoruz. Çünkü hâlâ enerjimiz ve merakımız var; rehberimiz konaklamaların belirli noktalarda olması gerektiğini, bedenin irtifaya alışmasının önemli olduğunu söylüyor. Phakding’in irtifası neredeyse uçağın iniş yaptığı Lukla Havalimanı ile aynı. Hatta biraz daha alçak.  Aslında tırmanış yapıyor gibi görünüyor ama genelde yokuş aşağıya iniyoruz.

Rehberimiz burada konaklama yapmamız gerektiğini söylüyor ama sonrasında da ekliyor: Bir sonraki durağımız Namche Bazaar (3,438m). Buraya yürüyebilir misiniz? O kadar heyecanlıyız ki kaç saatte Namche Bazaar’a yürünür? Namche Bazaar yürümek zor mudur, gibi soruların hiçbirini sormadan ‘Hadi yapalım!’ diyoruz. Yola devam ediyoruz.

Şimdi öğreniyorum ki aslında ilk indiğimiz durak olan Lukla’nın (2,860m) irtifası sizi sersemletmek için yeterliymiş. Yani aslında uçakla geldiğimiz noktada dinlenmek önemli ama biz hiçbir şey hissetmediğimiz için burada konaklayacağımıza iki gece Namche Bazaar’da (3.438m) konaklamayı tercih ettik.

Namche Bazaar (3,438m)

Yaklaşık 7-8 saatlik bir yürüyüşün bizi beklediğini sonradan fark ediyoruz. Aslında asıl parkur Phakding (2,640m), sonra başlıyormuş. Phankding’e giderken genellikle yokuş aşağı bir parkur var. Phankding’den Namche Bazaar’a (3438) doğru dik yamaç ve yürüyüş yolların olduğu yokuş yukarı bir parkur.

Acıkmış bir hâlde öğle arası veriyoruz. Menüde yazılanların hiçbirini anlamadığımız için ne yememiz gerektiğini rehberimize soruyoruz. O da şöyle açıklıyor: “24 saat Dal Bhat gücü!” Yani Dal Bhat yemeğini yerseniz 24 saat boyunca yürüyüş yapmak için yeterli enerjiye sahip olursunuz. İşte bu yüzden de birçok rehber ve hamal sıklıkla bu yemeği tercih ediyor. Görüntüsünü çok fazla beğenmesek de Dal Bhat yemeğini sipariş veriyoruz. Tabii, Everest Base kampa çıkarken yemeklerin ve konaklayacağımız yerlerin çok daha kötü duruma geleceğinden, o an yiyebildiğimiz en iyi yemeğin bu olduğundan habersiz… Yemeğimizi yarı memnuniyetsiz bir hâlde bitirip kalkıyoruz.

SAGARMATHA NATİONAL PARK

Sagarmatha Millî Parkı’nda izinlerimiz kontrol edildikten sonra resmen Everest bölgesine girmiş bulunuyoruz. Birçok köy ve köprü geçerken yol boyunca asılı olan renkli dua bayrakları, şelale ve nehirlerin sesleri yürüyüşümüze eşlik ediyor.

BAYRAK AÇIKLAMA: Bayraklar genellikle kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve beyaz renkte ve 15,2-20,3 cm ölçülerindedir.

Geleneksel olarak dua bayrakları barış, şefkat, güç ve bilgeliği desteklemek için kullanılır. Duaların ve mantraların rüzgâr tarafından çok uzaklara iyi niyet ve merhamet yaydığına inanılıyor.

İki çeşit dua bayrağı bulunuyor: Lungta ve Darchor.

Lungta Dua Bayrakları;

Bir elementi ve genellikle aydınlanmış zihnin bir yönünü temsil eder. Beş farklı renk bulunuyor. Sırasıyla şöyle: Sarı (toprak), yeşil (su), kırmızı (ateş), beyaz (rüzgâr), mavi (gökyüzü). Bu dua bayrakları dağ geçitlerindeki manastır, stupa ve kayalara asılır. Bayraklar rüzgârda hareket ettikçe tüm insanlara barış, güç, şefkat ve bilgelik gibi güzel dilekler yayılır.

Darchor Dua Bayrağı;

uzun ömür, servet, sağlık gibi değerleri rüzgârda güçlendirmek için dalgalanır. Bir direğe tutturulmuş, büyük, sancak şeklinde bir bezden yapılmış, dikey dua bayraklarıdır. Yaşamı, serveti, sağlığı ve zenginliği artırmak anlamına gelir.

Yolda bir sürü turistle karşılaşmamıza rağmen akılda kalıcı asıl görüntüler sırtında ağır yüklerle yukarı çıkan hamallara ait oluyor. Aslına bakarsanız şimdi düşündüğümde yorgunluğumuzu anlamadan basit bir yolda yürüyormuşuz gibi hissetmemize sebep olan, sırtında buzdolabı ile yanımızdan hızlıca geçen hamallardı. Bu patikaları öyle rahat ve kolay çıkıyorlardı ki sanki sırtlarında kartondan bir buzdolabı maketi taşıyor gibiydiler. Bir an için yorulduğumuzu söyleyecekken hoop bu sefer köşeden başka biri sırtında bir fırınla ortaya çıkıyordu. Sürekli olarak bunu düşünüyorum, neredeyse benimle aynı kilo ve boyda olan biri benim nefes nefese kaldığım bu yollarda bir karınca gibi sırtında kendinden 10 kat daha ağır bir eşyayla nasıl yukarı tırmanabiliyor? Yaptıkları işe ve para kazanmak için gösterdikleri çabaya saygı duyuyorum.

Akşam hava kararmak üzereyken heyecanımız artıyor çünkü zifiri karanlıkta o patikaları nasıl çıkabileceğimizi hayal bile edemiyoruz. Rehberimiz “Akşam karanlığa kalmadan varmalıyız.” diyor sürekli. Hâlâ ayağımda parmak arası terliklerle, içimde farklı bir korkuyla patikaları hızlı hızlı tırmanıyorum. Güneş batmış etrafı alacakaranlık basmıştı ki biz Namche Bazaar’a giriş yapabildik. İşte o son dikliği bitirip küçük köyü gördüğümüzde derin bir nefes alabildim. Bunca insanın burada ne işi var, dedirten Namche Bazaar tüm güzelliği ve evlerde yanan ışıkların tatlı görünüşüyle karşımızdaydı.

Öyle yorulmuştuk ki zaten ancak iki gece burada kalarak kendimize gelebilirdik. Akşam vardığımızda sersemlemiştik ama bu farklı bir sersemlikti. Bu kadar hızlı bir çıkış bizi vurmuştu, irtifa hastalığı kendini hafiften göstermişti ama biz bu durumun çok da farkında değildik.

 

İrtifa Hastalığı Nedir?

Size irtifa hastalığından bahsetmek istiyorum. Yetersiz solunum nedeniyle (hypoventilation) kandaki oksijen miktarının düşmesidir (hypoxia). 2500 metre ve üzeri yüksekliklere yeterince uyumlanmadan yapılan çıkışlarda görülür. İlk 12-24 saat içerisinde görülmeye başlanan belirtiler baş ağrısı, baş dönmesi, yorgunluk, öksürük, mide bulantısı, iştahsızlık ve kusmadır. Belirtiler şiddetlenirse hemen mevcut irtifadan daha aşağı irtifalara inilmedir. Yani yukarıya çıkarken çok hızlı bir çıkış yaparsanız tekrar aşağıya inmeniz gerekir. Tabii bu durum kişiden kişiye değişiklik göstermektedir.

İşte bu durumdan habersiz Kathmandu’dan yola çıkmıştık. Önce 2.860 m olan Lukla’ya vardık ki burada irtifanın etkilerini görmemiz gerekiyordu. Belki gördük ama heyecan ve merak tüm bu etkilerden daha baskın geldi. Ve daha uyumlanmadan 3.440 m olan Namche Bazaar’a vardık. Tanrım daha önce dağa çıkmamış birileri için delice bir hızla yukarı tırmanmıştık. İşte bu yüzden burada iki gece kalmaya karar verdik. Böylelikle hem daha rahat dinlenecek hem de yüksek bir irtifada daha çok vakit geçirecektik. Şimdi baktığımda bence en doğru karar buydu. Çünkü o akşamı hatırlıyorum. Köye geldiğimiz zaman büyük bir yorgunluk ve rahatlama hissi bir aradaydı. Bence o irtifada iki gece geçirmek bizi daha güçlü yapmıştı.

Namche Bazaar’ın kendine özgü mistik bir havası vardı. Oradan harika bir uyku tulumu ve bot aldık. Akşam sokaklar kararmaya, odun sobaları yanmaya başladığında kendimi köyümüzün taşlı sokaklarında yürüyor gibi hissettim. İnsanların bu kadar yüksek irtifalarda nasıl bir yaşam kurduğu beni şaşırttı. Yol boyunca kafasında buzdolabı, fırın, inşaat taşı, tüp taşıyan insanlar görmüştüm ve daha neler görmeye devam edecektim?

Sabah uyandığımda hafif titriyordum. Kathmandu’ya göre burası bir tık daha soğuktu. Satın aldığım ne varsa üst üste giymiştim, sabah güneşini gören bir sokakta kendime gelmeye çalışıyordum. Kapının önünde yarı çıplak, yanakları kıpkırmızı Nepalli çocukları görünce gözlerime inanamadım. Hava bana göre çok soğuktu ve bu çocuklar çıplaktı, anneleri tarafından kapının önünde yıkanıyorlardı. Bu zihnimin bir oyunuydu, aslında hava o kadar da soğuk değildi.

Kendi kendime “Şuraya bak, bu çocuklar nasıl da mutlu ve keyifli!” diye düşündüm. Ülkemde çocukları nasıl yetiştirdiklerini hatırladım. Böyle bir havada bırakın çocuğu dışarıda yıkamayı, tişörtle bile dışarıya salmazlardı. Mümkün müydü bu? Bir çocuk muhakkak ceketini ve şapkasını giymeliydi. Demek ki bu havada çocuklar üşümek zorunda değillerdi, hasta da olmuyorlardı, zaten o kırmızı yanaklarından sağlık fışkırıyordu.

İşte orada kendime bir söz verdim ve bir gün bir çocuğum olursa soğuğa aldırış etmeden onu yarı çıplak dolaştıracaktım. Soğuk korkulacak bir durum değildi, sizin çocuğunuzu nasıl alıştırdığınızla ilgiliydi. Kendimden utanarak üzerimdeki ceketi ve eldivenleri çıkardım. Hatta tişörtle kar suyunun aktığı çeşmenin başına geçip yüzümü buz gibi soğuk suyla yıkadım. Resmen kendime gelmiştim. Hatta anlamsız bir şekilde içim ısınıyordu. İşte, şimdi benim için yepyeni bir gün başlıyordu.

Namche Bazaar’dan  Tengboche’ye (3.440 m’den – 3.870 m’ye) Çıkmak…

İki gün Namche Bazaar köyünde dinlendikten sonra sabah 06.00 sularında yola çıkıp yürümeye başladık. Uzaktan da olsa ilk defa Everest’i görüyorduk. Hem büyüleyiciydi hem de “Aman tanrım, oraya kadar gerçekten yürüyebilecek miyiz?” diye düşündürüyordu insanı.

 

Siz Bir Yak Gördünüz mü Hiç?

Yola devam ederken elimde fotoğraf makinesi, etrafta yükselen Himalaya dağlarından büyülenmiş bir hâlde burun buruna geldiğim yaktan (Tibet öküzü) bir haberdardım. Şu ana kadar çok az karşılaşmış ve aramıza hep bir mesafe koymuştum ama bu küçük patikada birbirimize karşı saygılı olmak zorundaydık.

Daha önce hiç yak görmemiştim ve bu boğayı andıran hayvanın ne tepki vereceğini bilmediğim için ben sonsuz saygı içerisinde yoldan çekilmeye hazırdım. Rehberimiz “Yol boyunca daha çoook yakla karşılaşacaksınız, şimdiden alışmaya bakın!” diyordu. Saatlerce yürüyor, sürekli köprüler geçiyor, yollarda sürekli yaklarla karşılaşıyorduk. Dapdar, uzun bir köprüden yan yana geçmek zorunda kalasıya kadar bu hayvanla defalarca karşılaştık.

 

 

Artık kuş sesli parkurlar yavaş yavaş azalmaya başlamış, ağaçların boyları kısalmış, kuşların sayısı azalmıştı. Yukarılara doğru yürüdükçe çorak bir ortam bizi bekliyordu. İnsanlar ve köylerde yaşayanların sayısı da azalıyordu. Yollarda bizi kutsayan rahipler, mabetler ve dinî ritüellerin yapıldığı manastırlar vardı. Her seferinde hepsini ziyaret ediyor ve dua okuyor, çarkları çeviriyorduk.

Yollarda karşılaştığımız, üç haneli evlerin oluşturduğu minik mi minik köylerde insanların buralarda nasıl yaşadıklarını düşünmeden edemiyordum. Saatler geçtikte biz merkezden uzaklaşıyorduk ve istesem bile hemen geriye dönemeyeceğimiz hissiyle içimdeki kaygı büyüyordu.

Tengboche Monastery (3.870m)

 

Tengboche’ye vardığımızda orada olmasını hiç beklemediğimiz bir manastır görüyoruz. Saatlerce yürüyüp yükseklere çıktıktan ve artık adamakıllı bir yerleşim yeriyle karşılaşamayız herhâlde diye düşündükten sonra karşımıza koskocaman bir manastır ve köy çıkması bizi gerçekten şaşırtıyor.

 

Özellikle yıllar önce turizmin bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda bir başına manastıra kapanmayı hayal etmek, neden bu kadar uzak bir yerde yapıldığını anlamaya çalışmak sanırım Tengboche’ye özel duygulardan birisi. Patikaların dikleşmesi, yükseklik ve yorgunluk bizi biraz etkilemeye başlasa da dinlenmeden önce yine de manastırı gezmek istiyor ve sonrasında bir mola veriyoruz.

Everest Dağlarında ki Manastırlar!

Aslına bakarsanız yürüdüğümüz yol normal şartlarda o kadar yorucu değil ama yükseklik ve psikolojik etkenler bizi biraz yormaya başlıyor.

Buraya vardığımızda gerçekten ne pahasına olursa olsun duş almak istiyordum. Sürekli olarak aynı kıyafetlerle yatıp kalkmak, gün içerisinde değişken hava şartlarından dolayı bir üşüyüp bir terlemek ve kendimi biraz da kötü hissetmeye başlamam duş alma isteğimi iyice artırmıştı. Biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Bu yüzden kalacağımız yerden duş alabilmem için ricada bulundum. Odalarımızda banyo yoktu. Çok da az olmayan bir para karşılığında, beni arka tarafta incecik bir suyun aktığı duşa götürdüler. Su sizi ne ısıtıyor ne de üşütüyordu. Fakat buradan çıktıktan sonra sıcak bir yerde kalmazsam hasta olacağım çok belliydi. Saç kurutma makinesi filan da yoktu ve saçlarım uzundu. Çalışanlardan biri “Merak etme, şimdi sobayı yakacağız.” dedikten sonra içim biraz rahatladı ve sanki sokakta yıkanıyormuş duygusuna kapıldığım arka bahçede duş almaya karar verdim. İçimi ara ara ürperten, yarı ılık, yarı soğuk, incecik akan bir suyun altında zor bela duş almaya çalıştım. Ne olursa olsun bedenimi sabunlayabilmek beni mutlu ediyordu. Duşun altında sürekli “Üşümüyorum, soğuk yok, üşümüyorum!” diyor, soğuğu hissetmemek için zihnimi ikna ediyordum. Şimdi Nepal yollarında insanların nasıl aydınlandığını daha iyi anladım: Duş mu alıyordum meditasyon mu yapıyordum belli değildi.

Normalde dişlerinizin titremesi gereken bir soğukta keyifle banyo yaptım ve banyodan çıktıktan sonra yeni yanmaya başlamış sobanın yanına oturup ısınasıya kadar da oradan kalkmadım. Şimdi her şey çok daha güzel görünüyordu.

Tengboche’den Dingboche’ye (3.870 m’den – 4.410 m’ye)

Sabah yola çıkarken, dün akşam gelen Japon turistlerin yükseklik hastalığından dolayı iyi hissetmediğini ve bugün aşağıya doğru iniş yapmak zorunda kaldıklarını öğrendik. Yavaş yavaş içimizi bir korku kaplıyordu. Aslında içinde bulunduğumuz psikolojik baskının çok farkında değildik, iyi ki de değildik, bu bize aslında derin bir rahatlık ve güven katıyordu ama yine de ara ara etkilenebiliyorduk.

İngilizcemizin çok iyi olmaması da aslında bizi belirli konularda sürekli deneyimlerini paylaşan turistlerden uzak tutuyordu. Akşamları ortak bir alanda dünyanın bir ucundan gelen turistler bir araya toplanıyor ve yaşadıkları deneyimleri birbirine aktarıyordu.

Aslında hayat da böyle değil miydi? Zirveye çıkmaya, kendi derin yolculuğunuzu yapmaya çalışırken etrafınızdaki kişilerin sürekli kendi deneyimlerini paylaşıp “Yapamazsın!” demesi yaşamınızı etkilemiyor muydu? Sonra bir bakmışsınız kendi korkularınız yerine başkalarının deneyimlerini rehber edinmiş ve çoğu zaman da denemekten vazgeçmişsiniz. İşte, bu yüzden biz de kulaklarımızı tıkayıp yolumuza devam ediyoruz.

Yola ilk çıktığımız anda verdiğimiz tepkilerin hiçbiri yoktu; sürekli dağlar, köprüler ve yollara alışmıştık. Gökyüzünde bir dağ zirvesi görüyor, işte bu son nokta diyorduk. Ardından saatlerce yürüdükten sonra bir anda karşımıza bambaşka bir zirve daha çıkıyordu. Bu kadar heybetli ve yüksek bir dağ nasıl görünmemişti? Sanki saklanmıştı, yukarılara çıkmadan diğer dağları görmemiz mümkün değildi, bu bir sihirbazlıktı.

 

Dingboche (3.870 sm)

Artık yollarda karşılaştığımız insanlar ve köyler çok azalmıştı. Yürüyüş sırasında yol kenarında küçük mü küçük bir kulübe ve önünde yaşlı bir adam ip işliyordu. “Bu yaşlı dedenin burada tek başına ne işi var?” diye düşündüm. O uzakta bir yerde değil, ayrı bir gezegende gibiydi. Ne televizyonu ne de bir radyosu varmış gibi görünüyordu. Dış dünyadan bihaberdi, işte o an birçok şey düşünüyordum. Sanırım oksijenin de azalmasıyla farklı düşünceler arasında gidip geliyordum. Hangi dine aitti? İnanışı neydi, ne yer, ne içerdi? En yakın köy çok uzaktaydı. Kim ziyaretine geliyordu? Yalnızlıktan sıkılmıyor muydu? İçimi bir hüzün kapladı. Bir anda “Bir dine ait olduğum için cennete gidecek ve o yaşlı dedenin hiçbir şeyden habersiz hayatı cehennemle mi bitecek?” diye düşündüm. İçimde kutuplaşan fikirler işte o gün parçalandı. Sanki aramızdaki tüm çizgi kayboldu ve aynı çemberin içerisindeydik. Hiç tanımadığım biriyle kendimi bu kadar yakın ve bir hissediyordum. İşte o gün aklımdaki birçok kavram soyutlaşıp tekliğe büründü. Oksijenin azalmasıyla sürekli hayatımı, yaşam şeklimi, bana öğretilen yanlış ve doğruları gözden geçiriyordum. Saatlerce yürüyorduk. Bazen saatlerce birbirimizle konuşmuyor, sanki derin bir meditasyondaymış gibi içimize kapanıyorduk. Aslında yola konsantre olmak zaten başlı başına bir meditasyon hâliydi ve artık ne geriye dönebilir ne de yollarda oyalanıp vakit kaybedebilirdik. Geriye sessizce yürümek, yürümek, yürümek kalıyordu.

Dingboche’den Lobuchea’ya (3.870 m’den – 4.940 m’ye)

Buradan sonra artık yollar gittikçe Mars’ın yüzeyine benzemeye başlamıştı. Açıkçası yolcuğumuz boyunca yemyeşil bir doğanın bize eşlik edeceğini sanıyorduk. Daha doğrusu yukarılara çıktıkça oksijenin azalmasından kaynaklı doğanın değişeceğini aklımıza getirmemiştik. Sanki bir film setinde gibiydik. Astronot olmaya gerek yoktu, her gün yürüyor ve dünyanın dışına yolculuk yapmış gibi hissediyorduk. Burası Mars’ın bir prototipi olmalıydı.

Everest Dağına Çıkarken Temiz Suyu Nasıl Buluruz?

Dağlarda Kirli Su İçmeniz Gerekse Suyunuzu Nasıl Dezenfekte Edebilirsiniz?

Oksijen azaldıkça bizim çok su içmemiz gerekiyordu ama etrafta su satan bir market yoktu. Sadece ara duraklarda su satışı vardı ve merkezde ödediğiniz paranın 10 katını vermeniz gerekiyordu. Bu insanlar sırtlarında günlerce yürüyerek getiriyorlardı bu suları, bu yüzden fiyatı 10 değil 100 katı olsa yine değerdi. Fakat suyu da depolayamıyorduk, bu sefer yükümüz ağırlaşıyordu. Yolda tanıştığımız dağcılardan biri niye bu kadar para verip su aldığımızı anlayamadığını söyledi ve cebinden bir toz çıkardı. Nehirden pet şişemize doldurduğumuz suyun içine karıştırıp çalkaladık. Hızlıca suyun rengi ve kokusu değişti. “İşte, şimdi suyu içebilirsiniz!” diyerek ekledi.

Ali’yle ben birbirimize baktık. Bu kadar basit miydi temiz su bulmak, diye düşündük. Bazı dağcıların temiz suyu böyle elde ettiklerini işte o gün öğrendik. Çok su içersek irtifanın yarattığı etkileri çok daha az hissedecektik. Tabi başka bir gerçek de her su içtikten sonra tuvalet ihtiyacımızın doğuyor olmasıydı. Artık yollarda tuvaletler de kalmamıştı. İşte, bulabildiğim en lüks tuvalet buydu. Artık yanımızda ne ıslak ne de kuru mendil kalmıştı. Bulduğum bir taşla popomu silmek zorunda kaldığım zamanlar yaşadım. İşte, suyu dezenfekte eden bu toz yanımızda olsaydı nehirlerden şişelerimize doldurduğumuz suyla hem ellerimizi yıkar hem de kişisel temizlik ihtiyaçlarımızı çok daha rahat karşılardık. Ayrıca kısıtlı su içmez ve irtifanın ortaya çıkardığı semptomları minimumda hissederdik. O anki İngilizcemizle o tozun ne olduğunu anlayamadık ama seyahatten döndükten sonra ne olabileceği ile ilgili araştırma yaptım. Bu bilgileri sizle de paylaşmak istiyorum çünkü böyle uzun bir yolculuğa çıkar ve temiz suya ihtiyacınız olursa işte bu bilgiler sizin için hayat kurtarıcı olacaktır.

Kimyasal olarak kalsiyum oksiklorür (CaOCl2) olarak adlandırılan ağartma tozu, içme suyundaki mikropları ve bakterileri öldürmek için kullanılan aktif bir maddedir. Ağartma tozunun ana içeriği, ana dezenfektan malzeme olarak işlev gören klor elementidir. İlk adım olarak % 5lik klor çözeltisi hazırlayın. Bunu yapmak için 15 gram ağartıcı tozunu 100 ml (yarım bardak) su ile karıştırıp 15-20 dakika bekleyin.

Ayrıca P&G firmasının ürettiği küçük paketlerde dezenfektan tozlar bulunmaktadır. P&G ürünü, toz hâline getirilmiş ferrik sülfat (bir topaklaştırıcı) ve kalsiyum hipoklorit (bir dezenfektan) içeren küçük bir poşettir. İnsanların temiz suya erişiminin kısıtlı olduğu bölgelerde ve ayrıca dünya çapında sivil toplum kuruluşlarına satılmaktadır. Kirli suyun içerisindeki ağır metallerin, böcek ilaçları gibi kimyasalların, bakteri ve virüslerin ölmesine sebep olur. Böylelikle suya erişiminizin kısıtlı olduğu bölgelerde temiz su yaratmanızı sağlar.

Daha detaylı bilgi alabilmeniz için P&G firmasının linkini buraya koyuyorum. Siz küçük poşetlerde, taşınması kolay ve suyu rahatlıkla dezenfekte edebileceğiniz başka ürünler bulabilirseniz onları tercih edebilirsiniz.

https://translate.google.com/translate?hl=tr&sl=en&u=https://www.cdc.gov/safewater/flocculant-filtration.html&prev=search&pto=aue

 

4620 m Dhukla + Thukla Yad Lodge- Restoran

Açık söyleyeyim yukarılara çıktıkça yemeklerden midem bulanmaya başladı. Çünkü suyun bu kadar kıymetli olduğu bu bölgede insanların ellerini çok fazla yıkamadıkları ortadaydı ve yemekleri bu şekilde yaptıklarını düşünmeden edemiyordum.

Olabildiğince basit yemekler seçmeye ya da yemeye çalışıyordum. Uzak Doğulu dağcıların çantalarından çıkarttıkları ve sadece sıcak su koyarak elde ettikleri kendi ülkelerine özgü pratik hazır yemek seçenekleri dikkatimi çekmişti. Keşke bizim ülkemizde de böyle alternatifler olsaydı diye düşünmeden edemedim. Benim gittiğim yıllarda alternatifler kısıtlı olsa da şimdi sizler inanılmaz seçeneklerle bu yolculuğu yapabilirsiniz. Tabii ki birkaç seçenekten bahsediyorum, evinizin mutfağını buraya taşımaya kalkarsanız ne bu yolculuktan keyif alabilir ne de yeni tatlar deneyimlemiş olursunuz. Ne olursa olsun yediğim ve tattığım her şey için şimdi inanılmaz bir mutluluk ve minnet duyuyorum.

 

Lobuchea (4.940 m)

İşte son iki istasyon.

Bu gece burada konakladıktan sonra geriye bir istasyon kalıyordu. Sonraki istasyon Gorak Shep (5.164 m) ve sonrasında Everest Base Kamp’ı ziyaret edecek, ardından daha yukarı çıkıp Kala Patthar’a (5.500 m) varacaktık. Everest zirve 5800 metreydi. Sonrasında bize Everest’in o mistik enerjisiyle tanışmak kalacaktı. Tanrım gerçekleri söyleyeyim mi? Artık zirve beni cezbetmiyordu. İrtifadan dolayı mı bilmiyorum, psikolojim artık bu seyahatten keyif alamıyordu.

Ali kendini iyi hissetmediğini söyleyerek odasına çekildi. Aslına bakarsanız ben de kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Akşam yemek yemek istemiyordum ama gücümüzü kaybetmemek için rehberimiz muhakkak bir şeyler atıştırmamız gerektiğini söyledi. Sadece süt ve yulaf istedim. Soğuk süt ve yulafın hafif bir tercih olacağını ve beni rahatlatacağını düşünürken kaynar süt ile pişirilmiş şekerli bir yulaf geldi önüme. Midem ağır süt kokusunu kaldıramadı ve bir iki kaşık alıp bıraktım.

Dinlenmek için odama gidip yatağa uzanmıştım ki aniden sanki nefesim yetmemiş gibi yataktan fırlayıp camı açtım. Camı açtım ama hava yoktu, sanki biri havamızı elimizden almıştı. Kapıyı açtım ve kendimi uçsuz bucaksız, yıldızlarla dolu ve dünyada değilmişim hissi veren gecenin karanlığında buldum. Ayın ışığı taşları aydınlatıyor, yıldızlar görebileceğimden çok daha parlak bir şekilde gökyüzünde diziliyordu. Derin derin nefes almaya çalışıyor ama başaramıyordum. Geri dönüşü iple çekiyor ve bu düşüncelerimden dolayı kendimi suçluyordum. Sanki insanlar buraya gelmek için can atarken benim “Artık bitsin bu yolculuk!” diye düşünmeye başlamam yanlıştı.

O gece şansımıza orada konaklayanlardan biri doktordu. Zaten hep hayatta tatlı tesadüflerle karşılaşacak kadar şanslı hissediyordum kendimi. Bana bir ilaç verdiler. Sabah hâlâ kendimi iyi hissetmezsem aşağıya inmek zorunda olduğumuzu söylediler. Tanrım, bu haksızlık! Günlerdir yürüyoruz ve çok yaklaşmıştık! Şimdi nasıl buraya kadar gelip hiçbir şey olmamış gibi aşağıya inecektik?

Zor bir gece geçirdik. Bütün gece garip rüyalar görmüştüm. Ara ara gelen bir panik atak içimi sarıyordu. Gün içerisinde başımızın üzerinden uçan helikopterlerin birilerini taşıdığı fikri bizi tedirgin ediyordu. Helikopterlerden birinin bize yakın bir alanda durup birini sedye ile aldığını gördüm. Herhangi bir sigortamız yoktu ve helikoptere ödeyecek paramız da. İşte bu fikir rahatsız ediciydi.

Günlerce saatlerce yürüyerek geldiğimiz buradan herhangi bir hastaneye nasıl geri gidecektik ki? İmkânsızdı işte bu, uzaklık kavramı hayatım boyunca hiç bilmediğim bir histi. Sanki uzay gemisiyle başka bir galaksiye gelmiştik ve dünyaya dönmek imkânsız gibiydi. Ruh ve beden sağlığımı korumak zorundaydım. Zihnimin oyunlarından uzak durmam gerekiyordu. Sürekli kendime telkinler veriyor, “Her şey çok güzel olacak, yapabilirsin.” diyordum. Artık yolculuğa çıktığım kişi değildim. Bu parkuru tamamlamalıyım hissi, yarışma öncesi bir sporcunun kararlılığı ve hırsı vardı içimde. Hâlbuki yola çıkarken sadece gülüşüyorduk.

Lobuchea Sabah Saatleri… (4.940 m)

İşler iyi gitmiyordu. Sabah kalktığımızda Ali kendini iyi hissetmiyordu. Rehber aşağıya inmemiz gerektiğini söyledi, son istasyon kalkmıştı. Ali “Yasemin sen yukarıya devam et, bunu bizim için yap, fotoğraf makinesinin çok az şarjı kaldı git ve o fotoğrafı çek!” dedi. “Olmaz, seni yalnız bırakamam, nasıl olurdu ki bu dedim?” Akşam ayrı istasyonlarda mı kalacaktık? Aynı gün yukarıya çıkıp sonrasında Ali’yi indirdikleri yere geri dönebilir miydik?

Ali’yi başka bir rehber aşağıda bir önceki durağa indirecekti. Böylelikle kendisini çok daha iyi hissedecekti. Eğer o akşam Ali’nin olduğu yere inmek istiyorsam aynı gün içerisinde yukarıya Kala Pathar’a tırmanıp sonrasında iki istasyon birden inmem gerekiyordu.

Rehberlerimiz “Bu imkânsız, bunu ancak bir Nepalli yapabilir. Gerçekten bunu yapabileceğine inanıyorsan vakit kaybetmeden yola çıkmalıyız jasmin.” diyordu. O an tek düşündüğüm, Everest’i görmek oldu. “Tamam, hadi yapalım!” dedim. Yukarıya normal hızımızdan çok daha hızlı çıkmaya başladık.

 

Gorak Shep (5,160m) – Base Camp (5364m) – Kala Pathar (5643m)

Sonunda Gorak Shep’e (5.160 m) gelmiştim. Base Camp’ın (5.364 m) yanından geçtik ve yola devam ettik. Çünkü çok fazla vaktimiz yoktu. Hızlı olmak zorundaydık, Kala Pathar’a doğru devam ettik.

Lobuchea’dan (4940m) sabah saatlerinde rehberim ve ben yola çıktık. Çok zor adım atıyordum, sanki üzerimde büyük bir ağırlık varmış gibiydi. Suyun altında yürümeye çalışıyor gibi hissediyordum kendimi. Hızlı olmaya çalışıyor ama çok yavaş hareket ediyordum.

Aniden rehberin burnu kanamaya başladı. Öncesinde çok şaşırdım ama o çok doğal davrandı ve bunun ara ara olabildiğini söyleyerek burnuna tıktığı bir peçeteyle yola devam etti. Geçirdiğimiz kısa sürede biraz da olsa irtifaya uyumlanabileceğimi düşündüm.

 

Yola devam ettik Everest Base Camp’ın yanından geçtik, orada çok fazla vakit geçiremedik çünkü vaktimiz çok azdı. Tekrar dağı tırmanmaya başladık. 5100 metreden sonra her şey çok daha yavaşlamıştı,,yorulmuştum ve ağır hareket ediyordum. Yine de vazgeçmeye niyetim yoktu. 5500 metreye kadar çıktık ve gözlerim dolmuş bir hâlde Everest Dağı’na baktım.

Kalan son şarjımla da o fotoğrafları çektik.

Everest Base Camp aşağıda kalıyordu, uzaktan görebiliyordum. Çok hızlı çıkmıştık, yukarıya geldiğimde başım dönmeye başladı, işte o an irtifanın beni de vurduğunu fark ettim. Çok yorulmuştum ve karanlık olmadan Ali’nin bulunduğu yere inmek zorundaydık.

Kendimi Kala Pathar’ın tepesinde yığılacakmış gibi hissettim. Biraz dağa karşı oturdum. Sadece dinledim, aynı anda iki duyguyu birlikte yaşıyordum: Hedef koyduğum bir hayalden vazgeçmeden bu kadar kararlı yola devam etmenin mutluluğu ve ne uğruna bu kadar zorlu bir parkuru seçip buraya çıkmaya çalıştığımın şaşkınlığı. Ara ara bacaklarım boşalıyor gibi hissediyordum. Sanki bir anda bacaklarımda güç kalmıyordu. Sık sık yere çöküp dinlenmeye başladık.

Hayatta yaptığım seçimleri iyi düşünmeliydim, keyifle ve yılmadan olmalıydı bunlar. Gülümsemeye başladım, tarifsiz bir mutluluğun içimi sardığı anda dağa baktım, inanılmaz bir tatmin duygusu vardı içimde. Kendi kendime gülerek “Bir daha deniz kenarına seyahat tercihleri yaparsan sevinirim.” dedim.

Gorak Shep’e vardığımızda minik bir mola verdik.

Yukarı çıkmadan önce midemiz bulanmasın diye molayı Kala Pathar dağının eteklerinde verme kararı almıştık. Bir şeyler yiyip gücümüzü toplamamız gerekiyordu çünkü önümüzde uzun bir yol vardı. Sıcak bir noodle çorbası içtik ki bence hatırı sayılır derecede lezzetliydi.  Aynı zamanda geri dönüş yolunda olduğumuzu bilmenin sevinci vardı. Sanki çorba garip bir keyif veriyordu.

Rehber “Umarım bugün Ali’nin yanına varabiliriz! Biliyor musun ben de ilk defa böyle bir parkuru deneyeceğim.” dedi.

O gün dönüş yolunda tek hatırladığım şey saatlerce yürümekti, saatlerce. Sanırım 17 saat hiç durmadan yürüdük, yürüdük, yürüdük…

Aşağıya doğru indikçe kendimi çok daha iyi ve enerjik hissediyordum. Ancak hava kararmaya başlıyordu ve biz yürümeye devam ediyorduk. İçimde garip bir güç ve enerji vardı, tek istediğim kuzenimin iyi olduğunu görmekti. Ona ulaşabileceğimiz bir telefon yoktu ve merak ediyordum. Ayrıca onun için çektiğim fotoğrafları bir hazine gibi taşıyordum. İşte, uzaktan varacağımız yer gözükmüştü. Yol boyunca tek kelime etmemiştik. Sanki öyle bir astral yolculuk hâliydi ki bu, o bedende yoktunuz. Sadece ayaklar yürüyordu.

Hava yeni kararmaya başlamıştı, uzaktan köyün ışıkları görünüyordu, rehberimiz “İşte buradalar!” dediğinde yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Vardığımızda bizi Ali karşıladı ve iyiydi. Her şey yolundaydı, inanılır gibi değil ama bu yolculuğu tamamlamıştık ve aşağıya iniyorduk. Hayatımda huzur duygusunun bedenimi sardığı ender anlardan biriydi. Hemen bir mindere oturdum ve oturduğum sırada midem bulandı. Çünkü ben oturduğum hâlde bedenim hâlâ yürümeye devam ediyordu. Duruyordum ama hâlâ yürüyormuş gibi hissediyordum. Bu, midemi bulandırdı.

Rehberim “Yürümeye devam et ama adımlarını daha yavaş at.” dedi. Durmaya uyum sağlayamıyordum. Tıpkı günlerce denizde kalıp karaya inmek gibiydi. Hâlâ beyniniz denizdeymiş gibi hisseder ya işte hissettiğim duygu tam olarak böyleydi. Beynim duramıyordu, sanki sürekli adım atıyormuş gibi hissediyordum. Vardığımda iyice dinleneceğimi düşünüyordum ama öyle olmadı. 1-2 saat sonra daha normal hissediyordum ama gece yattığımda doğru dürüst uyuyamadım. Ancak belli bir saatten sonra derin bir uykuya geçebilmiştim.

Sabah uyandığımızda zafer kazanmış gibiydik. Rehberimiz gururla yerli halka dün yaptıklarımızı anlatıyordu heyecanla. Parmakla bizi gösterip “Zoru başardık!” diyordu. Artık çok rahatlamıştık. İniş yolu ve duygusu tarifsizdi. Üniversite sporcularının enerjilerini artırmak için yükseklik antrenmanı yaptıklarını biliyordum. İniş yolunda hem psikolojik olarak hem de bedensel olarak yüksek bir enerjiye sahiptik. Garip bir mutluluk vardı üzerimizde, başarmıştık, bir yük kalkmış gibiydi.

Duvara rehberimiz tişörtünü astı. Yolunuz oralara düşer ve bizim tişörtü görürseniz bizim için bir fotoğraf çekin ve gönderin.

İşte, şimdi her şeyin tadını çıkarmaya başlamıştık; aşağıya indikçe tekrar ağaçlar yeşilleniyor, kuş sesleri ve bahar havası doğaya yayılıyordu.

O tehlikeli havalimanından da ayrılıp Katmandu’ya geri geldiğimizde kendimizi evimizde gibi hissettik. Hele o pansiyonun konforu tarifsizdi. Mis kokulu sabunlarla yıkanmanın keyfini size anlatamam. Saatlerce banyodan çıkmak istemedim. Hele akşam başımı yumuşacık mis kokulu yastığa koyup yaşadığım kesintisiz uykuyu deneyimini unutamam. O gece uyuduğum uykuyu bugün bile hatırlayabiliyorum.

Kathmandu’daki ilk gecemizden sonra bu yaşadığımız macerayı kutlamaya gittik. Şimdi bakıyorum da hayatımda yaş aldıkça yaşadığım çılgınlıklar ve yolculuklar daha akıl almaz bir hâl almış.

Ve tüm yolculuk bittikten sonra Nepal Kathmandu’da bir gece güzel bir otele yerleştik. Diğer teraslı ve renkli ışıkları olan mütevazı mekânımıza gecenin o saati giriş yapamadığımız için bir geceliğine başka yerde kaldık. Şimdi anlatacaklarım size çok basit gelebilir. Her gün yaptığımız o sıradan şeylerin bizim hayatımızda nasıl bir anlam taşıdığından bahsedeceğim. Dağdan inmişiz, belki garip bir benzetme gibi olacak ama yağmurda ıslanmış ve sonra kurumuş tüyleri kokan bir köpek gibi kokuyoruz. Ya da daha başka bir koku da olabilir. Ne olursa olsun pis koktuğumuz kesin. Ben en zor şartlarda bile olsa en azından bir kez banyo yaptım. Ali o banyoyu bile yapamamıştı.

Odaya girdik her şey tertemiz geliyordu gözümüze. Önce tuvalete girdik, modern ve temiz bir şartta tuvaletimizi yapmanın garip hissiyle işimizi gördük. Sonrasında o duşu anlatamam size. Açtık sıcak suyu. Bol köpük, sabunlar, şampuanlar… Tanrım o nasıl bir banyoydu. Çıkmak istemedim duştan. O kadar büyük bir lüks olduğunu hayatımın hiçbir anında hissetmemiştim. Beyaz havlulara sarınıp banyodan çıktığımda arkamdan gelen buhar ve koku topanı görülmeye değerdi. Sonra kendimi bembeyaz çarşaflar serili yumuşak kocaman yatağın üzerine attım. İşte o an durdum. Hissettiklerim patlama yapıyordu. Rahat ve özgürdüm. Hepsi bir rüya gibiydi, ertesi sabah olmasını sabırsızlıkla beklerken uyuduğum en güzel uyku için gözlerim kapandı.

Artık Nepal’den alacağımızı almış, görmek istediklerimizi bitirmiş gibiydik. Sanki gitme hissi gelmişti. İşte o his geldiğinde artık başka bir ülkeye uçma vaktiydi. Şimdi Ali’nin arkadaşının yaşadığı ve Ali’yi ısrarla çağıran arkadaşını görmeye gidecektik. Malezya bizi bekliyordu. Tabi cebimizde azıcık paramız vardı ve elimizde bir rota yoktu. Başka bir ülkeye gider gibi değildik çünkü havalimanından bizi Ali’nin arkadaşı alacaktı. Bu yüzden tek düşündüğümüz uçak biletini alıp Malezya’ya gitmekti. Tabii yaşımızın genç oluşunu da hesaba katarsak arkadaşının yan çizip havalimanından bile almaya gelmeyeceği gibi bir olasılık zihinlerimizde yoktu. İşte büyürken deneyimler böyle elde ediliyor. Çantalarla saatlerce Malezya havalimanında bekleyip kimsenin bize almaya gelmediğini söylesem?! Sonrasında başımıza gelenleri bilmek ister misiniz? Hadi, Malezya yolculuğunu anlatayım size…

Malezya yolculuğunu okumak için tıkla  👇🏻

Malezya Çılgınlığı…