SEYAHAT BAŞLANGICI

İnsanın genleri bu hayatta bence çok önemli. Gezmek, gezgin olmak garip bir istek ve bastıramadığınız bir duygu. İşte, benim genetik mirasım anneannemden geliyor. Çocukken bizi büyüten anneannem, bulduğu her boşlukta beni de yanına alırdı ve bir yerlere giderdik. Kalabalık bir ailede olduğumuz için aynı anda tatile gitme şansımız olmazdı. Zaten bu, büyük bir lükstü. Anneannem başka şehirde yaşayan annesini ve başka akrabalarını görmek için günübirlik şehirlerarası yolculuk yapar ve akşam tekrar evde olurdu. Aslına bakarsanız ona kalsa eve dönmeyecekti. Dedem sert bir adamdı ve seyahatlere pek sıcak bakmayan biriydi. Bu yüzden başka bir şehre gittiğimizden hiçbir zaman haberi olmazdı. Dedem evden çıktıktan sonra anneannem beni hızlıca giydirir ve koşar adımlarla evden çıkarırdı. Sanki akraba ziyareti değil de bilmediğimiz bir yolculuğa, maceraya giderdik. Otobüse binmeden önce aldığımız Manisa simidi, arabada içtiğim üçüncü sınıf meyve suyu, otobüsün camından gördüğüm dağlardaki ağaçlar benim için unutulmaz olurdu.

Ben büyüyüp İstanbul’a taşındığımda anneannem ilk ziyaretime gelen kişi olmuştu. Hiç olmadığımız kadar özgür olup İstanbul’un altına üstüne getirdiğimiz seyahatlerimizi ayrı bir yazıda sizinle paylaşmak isterim.

 

Biricik canım dedem vefat ettikten sonra aileyi uzun bir sessizlik ve sakinlik sardı. Garip ama yasaklar kalkınca aslında inandığınız hayatın bu olmadığını görmek gibiydi. Gezmek, yasakken daha tatlıydı. Şimdi anneannem eski duygusunu kaybetmişti. Almanya’da üvey kardeşi yaşıyordu. Almanya’ya gitmek ve onu görmek isterdi hep. Bilirsiniz, seyahatler insanlar için ya hayaldir ya da bir yaşam tarzıdır. Bir gün hep gideceğinizi düşünür ama hiçbir zaman cesaret edemezsiniz.

Anneannemi Almanya’ya götürmeye karar verdim. Dedemin ölümü hepimizi etkilemişti. Anneanneme de bir gün bir şey olacak olması ve en çok istediği şeyleri yapamayacak olması beni içten içe düşündürme ve üzmeye başlamıştı.

Hadi, anneanne gidiyoruz, dedim. Almanya…

Tabii anneannemin pasaportu bile yoktu. İlk iş ona bir pasaport çıkarmak oldu. Sonrasında Alman konsolosluğuna vize başvurusuna gittik. Konsolosluk memuruna derdimizi anlatmamız ve vize almamız biraz zahmetli oldu. Anneanne ve torun… Anneanne hiç İngilizce bilmiyor, torunsa kendini anlatacak kadar. Memur sanırım güler yüzümüzün hatrına Alman vizelerimizi verdi.

Artık yolculuk başlıyordu.

 

Almanya için önce küçük bir alışverişe çıktık.

 

Anneannemle yaptığım o uçak seyahatini, orada yaşadıklarımızı, başındaki minik örtüsünü çekiştirip sonra çubuklarla noodle denemeye gittiğimiz günleri unutamıyorum. Hele ki bu seyahat yazısını yazmadan yedi ay önce onu kaybettikten sonra bu satırları yazmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Fakat her satırda onunla olan anıları hatırlamak, iyi ki ama iyi ki ne varsa yapmaya çalıştık demek, ertelemedik, diyebilmek benim için mutluluk sebebi… Hayatta ertelediğiniz her şey bir gün büyük bir pişmanlık olarak karşınıza çıkacak.

Sonrası yok, sadece şimdi var.

Aklınızda çıkmayı planladığınız seyahatler varsa ertelemeyin. Sevdiklerinizi de alın, düşün yollara. Şimdi burada oturmuş, bu satırları yazarken geçmişe bakıyorum, bana kalan sadece anılar ve aklımdaki görüntüler. Bu kadar…

Çocukken hayatımı etkileyen bir dize okumuştum. Annemin iş yerinde yaramazlık yaparken o satırlarla bir masanın üstünde karşılaşmıştım.

 

Hayat yaşandığı kadar var

Ötesi ya hafızadaki hatırlar ya da hayallerdeki ümitler

Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum

Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta…

 

İşte bu satırlar, bugün verdiğim çoğu kararda rol oynuyor.

Kendinize, geçmişinize verebileceğiniz en güzel hediyenin aileyle, arkadaş ve dostlarla çıkılan yolculuklar olduğunu lütfen unutmayın.

 

Almanya yolculuğumu hüzün ve mutluluk karışık da olsa anlatmaya devam edeyim.

Geinsenheim

Huzurun ve Yeşilin Şehri: Geinsenheim

Anneannemin Almanya’da yaşayan, yıllardır görmediği bir kardeşi vardı. Yıllarca onun izini sürerek ona ulaşmıştı. Fatma teyzem Türkiye’ye geldiğinde tanışmışlardı ve daha sonra tüm iletişimlerini telefon aracılığıyla devam ettirmişlerdi. Şimdi, Almanya’ya Fatma teyzeyi görmeye gidiyorduk.

Almanya’nın Geinsenheim  şehrine gittik. Rhein nehrinin kenarında sakin, şirin, yemyeşil bir şehirdi.

Bazı noktalardan bakıldığında tablo gibi bir görüntüsü vardı. O dönemde hatırladığım şey, şehrin çok sakin ve temiz olduğuydu. Sabahları uyanır köşede ekmek satan fırına giderdik. O zamanlar Almanya fırınında satılan ekmekleri daha önce hiç görmemiştim. Hep farklı renk ve kokudaydılar. Şimdilerde artık bizde bu kadar çeşitli ekmeği görmek normal bir durum ama o zaman bu, benim için çok farklıydı.

Hele ki hani ağır olan, kek gibi, Alman ekmeği vardır ya, yemiş olanlar bilir, o ekmeğe hiç anlam veremezdim. “Ne taze fasulyenin suyuna banabilirsin ne de sahanda yumurtayı yiyebilirsin” diye düşünürdüm. O dönemde şimdilerdeki gibi “glutensiz olsun, ata tohumu olsun, karabuğdaylı en iyisi olsun” gibi anlayış yoktu. İzmir’deyken fırından aldığımız beyaz ekmeği böler, sonrasında en lezzetli zeytinyağlılara daldırırdık. Siz de böyle bir yaşantıdan Almanya’ya giderseniz ekmek kültürü farklı gelecektir. Kesinlikle ağzınızın tadına göre bir şeyler de bulacağınıza eminim.

Günlerimiz genelde sakin geçiyordu. Bazı zamanlar Rhein nehrinin kenarında yürürdük. Ördeklere yemek vermeye gider, nehrin verdiği huzuru hissederdik.

Geinsenheim şehri genelde sakin olduğu için Rhein nehrinde farklı aktiviteler yapmak, turistler için eğlenceli bir aktivitedir. İsterseniz daha hareketli bir gün geçirebilmek için Rhein nehrinde kanoya ya da yelkene binebilirsiniz. Bunlardan birini yapmak şehre olan bakışınızı kesinlikle değiştirecek ve sizi çok daha iyi hissettirecektir.

 

Geinsenheim Şehri Kaplıcaları

 

Geinsenheim şehri, kaplıcaları ile meşhurdur. Yanında kaldığımız Fatma teyzenin eşi oradaki havuzlardan birine üyeydi. Bir günümüzü sıcak suları olan bir havuzda geçirdik. Aktivitelerimiz genellikle anneanneme uygun olsa da ben de çok keyif almıştım. Açık alanda girdiğimiz sıcak su deneyimi ve kaplıca harikaydı. Geinsenheim  şehrinde bir gününüzü kaplıcalardan birine giderek geçirebilirsiniz. Emin olun hem bedeninize hem de ruhunuza çok iyi gelecek.

 

Geinsenheim Motor Festivali

Biz gittiğimizde Geinsenheim şehrinde motor festivali vardı. Şanslıydım ki bu sakin şehirde güzel bir festivale denk gelmiştim. Bana sorarsanız seyahatinizi kesinlikle bir festivale denk getiririn. Şehrin bu hâli daha çok hoşunuza gidecektir.

Orada gördüğüm motorlar hayatımda daha önce hiç görmediğim cinstendi. Heyecan verici bir ortamın içerisinde bulmuştum kendimi. Yaşımın da genç olduğunu düşünürseniz Geinsenheim şehrindeki bu motor festivali yüzümü güldürmüştü. Etrafta müzikler, dans eden insanlar, siyah deri yelekleri giymiş motorcular ve su gibi içilen biralar görülmeye değerdi.

Şimdi olsa ben de elime bir bira alır ve sokakta dans eden insanların içine karışır, onlarla birlikte eğlenirdim. Aslına bakarsanız covid salgınından dolayı uzun bir süre bu tarz festivallere katılamayacağımızı biliyorum ama yine de hayalini kurmak bile güzel.

 

 

 

 

Gideceğiniz dönemde kendinizi koruyabileceğinizi ve festivalde covid önlemlerinin alındığını düşünüyorsanız planınıza muhakkak böyle bir organizasyon ekleyin.

 

 

 

 

Farklı Yemekler Tatmak

Anneannemle çıktığımız bu yolculukta farklı lezzetler tatmaya karar verdik. Yaşadığım şehirde, o dönemlerde, farklı bir ülkenin mutfağında yemek yeme şansımız yoktu. Bu yüzden Almanya yolculuğumuzda farklı bir ülkenin, eğer görüntüsü güzelse, yemeklerinden tatmak istiyorduk.

Fatma teyzem bizi aldı, noodle yiyip güzel bir Çin çayı içebileceğimiz bir yere götürdü. Yediğim şeyin lezzetini hatırlamıyorum ama anneannemle geçirdiğim o eğlenceli vakitleri unutmam mümkün değil. Çubukla yemeye çalışmak delilik gibi görünse de elimizden geleni yapıp kahkahalara boğulmuştuk.

 

 

Yolculuk Nürnberg’e

Üniversiteyi birlikte okuduğum arkadaşım sonrasında Almanya’ya taşınmıştı. Geinsenheim şehrinde anneannemle vakit geçirirken arkadaşımdan gelen bir telefonla, Nürnberg’te yaşayan arkadaşımı ziyaret etmeye karar verdim. Ardından bir bilet alarak trenle yola çıktım.

 

FÜRTH

 

Üniversite arkadaşım olan Pınar’ı görmek için yola düşmüştüm. Benim için de farklı bir yolculuktu çünkü doğru yere bilet alıp almadığımdan emin olamadığım İngilizcemle tek başınaydım. Tren garından beni aldığında derin bir nefes çektim ve Fürth’e doğru yola çıktık.

 

  1. Dünya Savaşı’ndaki hava saldırılarına rağmen tarihî mirasını %90 korumayı başarmış bir şehir. Savaş sonrası özellikle korunmuş olan ve boşaltılmamış uçuş pisti ve askerî yerleşim alanları onlarca yıl daha kullanımda kalmış. Mimari yapısı, konut, kafeterya ve yöresel işletme olarak kullanılmaya devam eden birçok bina tarihî eser olarak adlandırılmakta.

Sokaklarda yürürken başka bir zamana gelmiş gibi hissediyordum. Bazı sokaklar çok sessiz ve boştu. Bazen hiç alışık olmadığım için kilisenin can sesi ile sıçrıyor, bulutların arasından yükselen kulesiyle ürperiyordum. Sanki bir film setinde gibiydim.

 

Arkadaşımdan edindiğim bilgilere göre, burası 130.000 nüfusu ile Frakonya’nın bulunduğu bir bölgede (Frankonya, Almanya’nın Bavyera eyaletinin kuzeyini kapsayan bir bölgedir). Münih, Nürnberg, Ausburg, Regensburg ve İngolstadt’dan sonraki en büyük 6. şehirdir. Bu tarihî şehrin ortasından Rednıtz ve Pegnıtz nehirleri geçer ve sarımsak tarlası vardır (Aslında sadece sarımsak değil, birçok sebze yetiştirilen çok büyük bir alan.).

Büyük Şehir Parkı ve Güney Parkı doğayla iç içe olan yemyeşil bir şehir görünümü oluşturur. 1880’lerin başından beri Yahudiler tarafından yoğun göç alan Fürth’ün adı “Frokonya’daki İsrail”dir.

 

Fürtht’ün Art Nouveau (Art Nouveau zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı bir akım.) etkisinde olan küçüklü büyüklü şirin kafeleri sizin bu masalsı şehir içinde gezerken keyifli molalar vermenizi sağlar.

 

 

 

 

Almanya’nın genelinde en çok tüketilen kahve ve biranın yanı sıra, size çeşitli alternatifler de sunulur. Örneğin kola ve koyu buğday birası olan “Weizen” karışımı “colaweizen” buraya özgü, denenmesi gereken alternatif bir bira. Aslına bakarsanız benim de en çok sevdiğim bira budur. Öyle tatlı yumuşak bir içimi vardı ki bira içtiğimi bile anlamamıştım. Bir anda kendimizi keyifli kahkahalar atarken bulmuştuk.

Alman tatlı mutfağında yer alan Käsekuchen, bilinen adıyla cheesecake, burada farklı bir lezzette ikram ediliyor. Kremalı, meyveli, çikolatalı, likörlü yaş pastalar, sıcak browniler, elmalı cevizli turtalar kesinlikle denenmesi gereken lezzetlerden. Tabii ki biz de bardağın içerisinde sunulan inanılmaz lezzetli tatlılardan birini denedik. Bira ve tatlıyı yedikten sonra  sokaklarda sürekli kıkırdayan iki kız olarak dolaşmaya başladık.

 

 

Buranın  Gustav caddesinde üzerinde bulunan Café Kaffeebohne ya da Cheers in Pfefindurla kesinlikle görmeniz gereken kafelerden. Ayrıca lezzetli hamburgerler, patates kızartması, Alman sosisleri, çeşitli makarna ve pizzalar da akşam ve öğlen mutfağında servis ediliyor.

Her acıktığımızda yeni bir lezzet deniyorduk. Sosisli sandviçler benim için yepyeni bir deneyimdi. Bazıları yemek gibi servis ediliyordu ve içine konulan malzemeler bize farklı geliyordu. Hardalın birçok çeşidini Almanya’da denedim. Bazıları çok acı geldi ve bazı hardalların tadı öylesine güzeldi ki hardalı sevmemi sağladı.

 

Aynı zamanda sıcak, yağmursuz bahar ve yaz aylarında bahçesinde oturup gelen geçenle ya da masanızda oturan diğer kişilerle sanat, tarih, güncel konular üzerinde küçük konuşmalar yapabileceğiniz kadar enteresan kafeler vardı. Çalışanları dinamik enerjik, sempatik. Çocuklu ailelerin de kendilerini rahat hissedebilecekleri oturma düzenleri mevcut. (Bunlar genelde iletişime açık kişiler dersek daha doğru olur ama zaten bu kafeleri iletişime açık olan insanlar daha çok tercih ediyor.)

 

Fürth’te geçirdiğimiz günden sonra Pınar ve eşi beni Nazi kampına götürmeye karar verdi. Aslında içten içe merak ediyor ve beni neyin beklediğini bilmiyordum.

Ertesi gün Dachau, Nazi kampına gitmek için arabayla yola çıktık. Kapıya geldiğimizde tüylerim diken diken olmuştu. Bu kadar gerçek olabileceğini hiç düşünmemiştim.

 

 

 

Nürnberg’te Gezilecek Yerler

Bavyera’nın ikinci büyük kenti olan Nürnberg; Gotik mimarileri, Orta Çağ’dan kalmış gibi görünen kanalları ile oldukça etkileyicidir. Tarihi Kutsal Roma İmparatorluğu’na dayanan kent; sanat, mimari ve ticari faaliyetleri ile bilinen oldukça şirin bir yerdir. Bavyera’nın en büyük kenti olan Münih’e ise yalnızca iki saat uzaklıktadır.

Birçok fuar organizasyonuna ev sahipliği yapan kent, özellikle de geleneksel oyuncak fuarı ile dünya çapında yankı bulur. Bu fuar aynı zamanda dünyanın en büyük oyuncak fuarı olarak da bilinir. Öte yandan Avrupa’nın en ünlü Noel pazarları da Nürnberg’de gerçekleştirilir. Bir yandan da Almanya’nın endüstri anlamında ileri gelen kenti olarak kabul görür. Bilhassa II. Dünya Savaşı sırasında en çok zarar gören yerlerden biri olmasına rağmen pek çok yer, aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiştir.

Nürnberg’de gezilecek yerler genellikle şehir merkezinin çevresindedir. Avrupa’nın birçok şehrine göre burada bir gezi planlaması yapmak, çok daha ekonomiktir. Konaklama, yeme-içme, aktivite ve etkinlik anlamında pek çok alternatif üreten Nürnberg’de gezilecek önemli yerleri hızlıca sıralayalım.

 

Nürnberg (Nuremberg) Kalesi

Tarihi 11. yüzyıla kadar dayanan kale, Orta Çağ’dan kalan askerî bir yapıdır. Kaiserburg Kalesi olarak da bilinen kalede Romanesk ve Gotik mimari esintiler dikkat çeker. Avrupa’da ayakta kalan en eski Orta Çağ eserlerinden biri olduğu için burası yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından oldukça ilgi görür. Kale, kentin eski merkezine bakan tepede bulunduğundan Nürnberg’i buradan seyretmeniz mümkündür. Burada eyer, koşum takımları, Orta Çağ’da kullanılan zırh ve silahları da görebilirsiniz.

Schöner Brunnen’in Güzel Çeşmesi

Kent merkezinde yer alan çeşme, 1380’de yapılmıştır. Aynı zamanda günümüz itibarıyla Nürnberg’in en önemli eserleri arasında gösterilir. Şehirdeki pek çok yapı gibi bu ilginç çeşme de Gotik tarzda bir mimariye sahiptir. Toplamda 19 metre uzunluğundaki çeşmeyi özel kılan ise Hazreti Musa ve diğer peygamberlerin ya da papazların 40 kadar figürünün yansıtılmasıdır. Alman bir usta tarafından yapıldığı bilinen çeşme için pek çok efsane türemiştir. Bunlardan birine göre, çeşmenin altın yüzüğünü çevirenlerin üç dileğinin gerçekleşeceği düşünülür. Schöner Brunnen’in Güzel Çeşmesi Nürnberg’in gezilecek en ünlü mimari eserlerindedir.

Nürnberg Kilisesi (Fraunkirche)

14. yüzyılda inşa edilen kilise, tahrip edilen Yahudi sinagogunun yerine 1358 yılında yapılmıştır. 1506 yılında ise kiliseye “Männleinlaufen” isimli saat dahil edilmiştir. Öğle saatlerinde kiliseyi ziyaret ettiğinizde zil çaldıktan sonra Kutsal Roma İmparatorluğu’nun seçmenlerinin İmparator’a saygılarının belirtilmesinin canlandırıldığı figürlerin alayını izlersiniz.  Kilise Pazar Meydanı’nda yer alır ve Noel Pazarı açılış seremonisi de aynı şekilde burada yapılır. Meryem Ana Kilisesi olarak da anılan kilise, turistik açıdan oldukça dikkat çekicidir.

Ulusal Germen Müzesi (Germanisches Nationalmuseum)

Nürnberg şehri çok sayıda müzeye ev sahipliği yapar. Bunlar arasında en önemlilerinden biri, hiç şüphesiz ki Ulusal Germen Müzesi’dir. 1852’de kurulan müzede Almanya tarihine ait 1,3 milyon eseri görmek mümkündür. Ünlü Alman ressamların, heykeltıraşların eserlerini bu müzede görebilirsiniz. Yani yeni ve eski eserlerin birleşimi olarak oldukça zengindir. Ayrıca dünya barışına ithaf edilen, sokak boyu bir anıt olan İnsan Hakları Yolu’nu da görebilirsiniz.

Nürnberg Şehir Duvarları

Nürnberg şehrinin adeta bir sembolü niteliğinde olan “Şehir Duvarları” pek çok kartpostalda kendine yer bulur. Şehri ziyaret ettiğinizde, burası için son derece özel bir anlama sahip olan bu duvarları es geçmemelisiniz. Etkileyici bir görselliğe sahip olan Nürnberg Şehir Duvarları,  12 ve 16. yüzyıllar arasında, tahmin edileceği üzere bölgeyi savunmak maksadıyla inşa edilmiştir.

“City Walls” olarak da bilinen bu duvarlar, toplamda 5 kilometrelik biri uzunluğa sahip. 2. Dünya Savaşı’nda da aktif bir şekilde kullanılmasına rağmen, günümüzde hâlâ 4 kilometrelik bölümü sağlam bir şekilde durmaktadır. Herkese keyifli gezmeler diliyorum.

 

MÜNİH

 

Bavyera’nın Parlayan Yıldızı: Münih

Almanya’nın en büyük eyaleti olan Bavyera’nın başkenti Münih, kültürel ve mimari açıdan son derece zengin bir profil sunar.

Şehir, II. Dünya Savaşı’nda ağır hasarlar almış olsa da bu zenginliğini korumayı başarmıştır. Günümüzde de Avrupa’nın gezilecek en önemli şehirlerinden biri olma özelliğini korur.

Münih, yaklaşık 1.5 milyon nüfusa sahip Almanya’nın üçüncü büyük kentidir. Öte yandan da evrensel düzeyde bilinirliği olan dev Alman markalarının da doğduğu şehirdir. Geleneksel bira festivali olan ve milyonlarca insanın akın ettiği “Oktoberfest” de bu şehirde düzenlenir.

Müzeleri, katedralleri, sanat galerileri, tarihî yerleri, sokakları ve caddeleri ile Münih’i gezmek tam anlamıyla bir ayrıcalıktır. Haydi, Bavyera’nın parlayan yıldızında gezilecek en iyi yerlere birlikte göz atalım.

 

 

 

Marienplatz

 

Şehre en başta Marienplatz ile giriş yapmak elbette tesadüf değil. Burası 1158 yılında, şehrin bizzat kurulduğu yerdir. Kuruluşunda suçluların cezalandırıldıkları yer olarak kullanılsa da elbette günümüzde birçok değişim geçirip kafelerin olduğu turistik bir yer hâline dönüşmüştür ve etrafında bulunan tarihî yapılarla hareket kazanmıştır.

Bakire Meryem Heykeli Marienplatz’da bulunmaktadır. Eski ve Yeni Belediye sarayları, St. Peter Kilisesi de burada yer alır. Neues Rathaus yani Yeni Belediye Sarayı’nda neo-gotik mimariye sahip Glockenspiel ismindeki saat kulesi yer alır. Her gün bu saatin çaldığı belli saatlerde gösteriler yapılır. Şehrin en canlı mekânlarından biri olan Marienplatz’a gelerek birçok yeri aynı anda ziyaret etmeniz mümkün olur.

 

 

 

 

İngiliz Bahçesi (Englischer Garten)

Isar Nehri kıyısında yer alan Münih’te, Avrupa’nın en büyük kent parklarından olan Englischer Garten ile karşılaşabilirsiniz.

1789’da oluşturulan bu görkemli park, yaklaşık olarak 3.5 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Bu kent parkta bisiklet sürebilir, yürüyüş yapabilirsiniz veya burayı doğrudan bir dinlenme yeri olarak kullanabilirsiniz. Hatta Eisbachwelle’de bir sörf tahtası edinip sörf dahi yapabilirsiniz. Buradaki bira bahçelerinde Almanya’nın meşhur biralarını yudumlayabileceğiniz gibi Olimpiyat Oyunları için inşa edilmiş ikinci büyük Çin Kulesi’ne de gidebilirsiniz.

 

 

 

Deutsches Museum

Dünyadaki en büyük bilim ve teknoloji müzesi, “Deutsches Museum” yani Türkçe adı ile Alman Müzesi’dir. 1903 yılında Alman Mühendisler Odası tarafından kurulan müze, 1772 yılında askerî amaçla inşa edilen bir yapıdır. 100 binden fazla parçaya ev sahipliği yapan müzenin tamamını gezebilmek için 2 saat gibi bir süreye ihtiyacınız olacaktır. Deutsches Museum’da ayrıca kâğıt yapımı ve cam üfleme ile ilgili bilgiler de verilmektedir.

Nymphenburg Sarayı

Münih’te “Eski Şehir” olarak bilinen bölgeye yaklaşık olarak 6 km uzaklıkta bulunan Nymphenburg Sarayı, heybetli görümüyle ziyaretçileri etkilemeyi başarıyor. 1664 senesinde yazlık konut amacıyla inşa edilen saray, 1700’lü yılların ortalarından sonra yeni eklemelerle beraber saray olarak anılıyor.

Bina 1918 senesine dek özel bir aileye ait olsa da sonrasında kamuya geçmiş ve turizme kazandırılmıştır. Barok mimarinin çarpıcı izlerine rastlayacağınız Nymphenburg Sarayı, Avrupa’nın en geniş kraliyet sarayları arasında gösterilir.

Allianz Arena

Münih denildiği zaman çoğumuzun aklına ilk olarak dünyanın en büyük futbol kulübü Bayern Münih geliyor. Buraya kadar gelmişken Bayern Münih’in dünyaca ünlü futbol arenası Allianz Arena’yı ziyaret etmeden dönmeyin. Sadece futbolseverlerin değil tüm yabancı misafirlerin ilgi gösterdiği bu görkemli yapı, mimari detaylarıyla göz dolduruyor. Özellikle de LED dış duvarları stadyuma çok özel bir kimlik kazandırıyor. Maliyeti 350 milyon avro civarında olan Allianz Arena’ya haftanın belli günlerinde 20’şer kişilik özel turlar düzenleniyor.

Viktualienmartkt

Almanya’da severek ziyaret edeceğiz bir diğer yer ise Viktualienmartkt. Özellikle Avrupa’da yer alan sokak pazarlarından hoşlanıyorsanız bu ilginç mekân tam olarak size göre. Marienplatz’a oldukça yakın bir konumda yer alan Viktualienmartkt, gurmelerin de yoğun şekilde ilgi gösterdiği bir yer.

Viktualienmartkt’ın tarihe meydan okuyan tezgâhlarında taze peynir, mantar ve meyve sebze çeşitlerine rastlayabilirsiniz. Münih’in en sevilen pazarları arasında olan bu bölge, haftanın altı günü aktif durumda. Bira bahçelerinin ve lezzetli yiyeceklerin renk kattığı Viktualienmartkt’ı Münih gezi listenize mutlaka dahil edin.

DACHAU

 

Almanya’da Dachau Kampında Yaşanan Utanç

Bu içeriğimizde ne yazık ki dünyanın utanç tarihine adını yazdıran bir yerden söz edeceğiz: Dachau Toplama Kampı!

 

Geçtiğimiz yüzyıl maalesef pek çok savaş ve katliama ev sahipliği yaptı. Özellikle 2. Dünya Savaşı gibi büyük savaşlar, yakın tarihimizde yer aldığı için çok sayıda dramatik hikâyeyi bünyesinde barındırıyor. Bunlardan bir tanesi olan Dachau Kampı’nda insanlara yapılan sistematik işkenceleri okuduğunuzda tüm bu yaşananlara inanmak istemeyeceksiniz. Keşke böyle bir savaş hiç olmasaydı ve bu kadar insan türlü işkencelerle ölmeseydi, demekten başka bir şey gelmiyor elden.

 

 

 

 

 

Kampın giriş kapısına geldiğinizde kapının önünde kocaman “Arbeit Macht Frei” yazıyordu. “Bu ne demek?” diye sorduğumda “Çalışmak sizi özgürleştirir.” cevabını almıştım, tüylerim dikken diken olmuştu. Sadece bunu görmek bile midemi bulandırmıştı. Bu bir savaş değildi. Bu, hile ve kandırmaca ile insanları katletmekti. İnsanlar oraya çalışırlarsa özgür kalacaklarına inanarak kendi ayakları ile giriyordu. Direnme ya da savaşma yoktu. Mecburlardı ve bu söze inanmak istiyorlardı. Bu yazıyı gördükten sonra içeride daha neler görebileceğimi hayal edemiyordum.

İlk olarak 1933 senesinde kurulmuş olan Dachau kampı, Almanya’nın en modern şehirlerinden biri olan Münih’e sadece 25 kilometre uzaklıkta. Günümüzde Münih’e turist olarak giden insanların önemli bir kısmı, bu bölgeyi ziyaret etmeden dönmüyor.

Bugün itibarıyla resmî kaynaklardan açıklanan rakamlara göre tam 45 bin insanın hayatını kaybettiği, tüyleri diken diken eden bu toplama kampı; sadece 4-5 metrekarelik demir kaplı alanlardan meydana geliyordu. Bir anlamda insanlar işkence amacıyla kapana sıkıştırılmış hayvanlar gibi bu küçük demir kaplı odalarda tutuluyordu.

İnsan gidip kendi gözleriyle yattıkları yerleri, odaları, ranzaları gördüğünde saatlerce o boş odaya bakmak istiyor. İnanmak istemiyorsunuz ama her şey burada en açık hâliyle gözünüzün önünde.

 

Sadece tek bir kişinin bile yaşayamacağı odalara onlarca kişinin sığdırılması, kulağa korkunç geliyor. Fakat asıl korkunç olan, bu insanlara yapılan diğer işkenceler. Gün boyu kırbaçlanan ve 6 bin volt elektrik verilen insanlardan söz ediyoruz.

Koridorlarda yürüdükçe burada yaşayan Yahudilere aslında insan gözüyle bile bakmadıklarını anlıyorsunuz.

 

 

 

 

Her Şey Sistemli Şekilde Planlanmış

Bugün Dachau Toplama Kampı’nı ziyaret ettiğinizde tüm bu odalardan tam anlamıyla ölüm kokusu alırsınız. O dönem Almanya’da pek çok kamp kurulmuş ancak Dachau’nun en önemli farkı tüm bu yaşananların önceden sistematik bir şekilde planlanmış olması.

En ağır toplama kampı olan Dachau, diğer kamplar için de sonradan bir model olarak sunulacaktır. Hatta Dachau’da deneyim kazanan bazı yöneticiler, çok daha büyük kamplara gönderiliyordu ve bu anlayış diğer kamplara da yansıtılıyordu. Maalesef tarihin en zorlu toplama kampları arasında her daim ilk sıralarda gösterilen Dachau’ya yalnızca Yahudi kökenliler getirilmiyordu. Burada aynı zamanda Komünistler de çok büyük işkenceler gördü.

23 Türk de Vardı

Dachau’da yöneticiler son derece sert ve kuralcıydı. Bu katı disiplin, işkencenin boyutlarını daha da artırıyordu. Nazi Almanya’sında açılan ilk toplama kampı olduğu için referans olma özelliğine sahip olan Dachau, Bavyera eyaletine bağlıdır. İlk nakiller 22 Mart 1933 tarihinde bölgedeki bir hapishaneden yapılan nakillerle başlamıştı. Siyasi tutuklulara özel bir kamp olan Dachau’da savaş esirlerine karşı sayısız suç işlenmişti.

Dachau’da katledilen 45 bin kişi arasında 23 Türk vatandaşı da mevcuttu. Özellikle Sovyet savaş esirleri, burada çok ağır işkence yöntemleri ile beraber infaza sürüklendi. Hitler önderliğinde yönetilen kamp, başlarda sadece siyasi mahkumlar için planlansa da sonradan sürecin seyri değişti ve bölge, ağırlıklı olarak Yahudi ve Çingenelere mezar oldu.

Zaten tüm evraklar, kayıtlar hâlâ orada tutuluyor. İnsanların isimlerini, tarihleri görünce gerçekler yüzünüze bir kez daha tokat gibi çarpıyor.

33 Ülkeden 200 Bin Kişi

 

Toplamda 33 ayrı ülkeden 200 bin civarında insan bu kampta yer aldı. Polisler, öldürmek istedikleri bazı kişileri de o dönem bu kampa getiriyordu. Hatta Alman doktorlar, pek çok tıbbi deneyi buradaki insanlar üzerinde denemiştir. Toplu katliam denemeleri için kurulan gaz odaları ve maalesef insanların diri diri yakıldığı fırınlar, katliamın boyutlarını anlatmaya yetiyor. Kimi işçilere özellikle vitaminden yoksun yemekler verilmiş ve hastalıktan yavaş yavaş ölmeleri beklenmiş.

 

Hele ki o gaz odalarının önündeki yalancı yazılar insanların ölüme bile giderken bir umutları olduğunu anlatıyor size. Çoğu kişi için temiz bir duş alacakları şanslı günlerden biri. ‘BRAUSEBAD (KÖPÜKLÜ BANYO)’ Ne kadar sinsice değil mi?

 

Hele o insanları yakıp sonrasında sabun yaptıkları yerleri gözlerinizle görünce insanlığınızdan utanıyorsunuz. Dachau kampında yaşananları duvardaki fotoğraflardan tahmin edebiliyorsunuz. Ölen insanları bir kenara nasıl attıklarını, yapılan işlemleri, kampın orijinaline ait fotoğrafları görebiliyorsunuz. Tüm bu fotoğraflar size korku filminin içerisinde dolaşıyormuş hissi veriyor. Dachau Nazi kampında insan olmanın ne demek olduğunu tekrar tekrar sorguluyorsunuz.

Bir fotoğraf var ki inanılır gibi değil. Yanan inanların ağzındaki dişleri topladıktan sonra altın olanları ayırıyorlar. Bu fotoğrafı sizinle paylaşmak istiyorum: Askerlerin ne kadar rahat ve normal göründüklerinin farkında mısınız? Söyleyecek bir söz bulamıyorum.

Bu korkunç vahşet, yaklaşık 12 sene boyunca devam etmiş. 1945 senesinin bahar aylarında Amerikan askerleri tarafından kapılar açılmış ve insanlar özgürlüğüne kavuşturulmuştur. 1950’li yıllardan sonra kampla ilgili kurulan mahkemelerde, işlenen suçların boyutları ve tüm detayları ortaya çıkmıştır. Bugün Bavyera eyaletine giderek söz konusu kampı ziyaret edebilirsiniz.

Almanca yazıları arkadaşım tercüme ediyordu. Sonrasında beni uzun bir sessizlik alıyordu ve düşünmeye başlıyordum. Oradan ayrılırken düşüncelerimiz ve duygularımız karmakarışıktı. Hayatım boyunca hiç hissetmediğim duyguları hissediyor, bir taraftan da anlamsız bir öfke duyuyordum.

İki üç gün buranın etkisinden çıkamadım. Dachau Nazi kampına gelecekseniz hissedeceklerinize hazır olun. Ve bana sorarsanız muhakkak buraya gelin ve insanların isterse ne kadar acımasız olabileceklerine şahit olun. Sonrasında daha nazik ve kibar bir insan olmak için daha çok çaba harcayacağınıza eminim.